11 Kasım 2015 Çarşamba

Yanımdakiler

Yola çıkmışım geliyorum. 
Ne zaman varırım bilmiyorum. 
Çabuk ya da yavaş ne fark eder. 
Bu yolda yanımdakileri biliyorum ya bu bana yeter.

2 Kasım 2015 Pazartesi

An’a sahip çık

Artık elimizdeki An’a sahip çıkma zamanı.
Bak geçmişten ne kaldı ki elimizde; üzüntü, keder, sevinç hepsi geçmişte asılı duruyor.
Neyi kaybettik diye düşünme.
Bugün neyi kazandın ona sevin.


Ümit Gülbüz Ceylan

30 Ekim 2015 Cuma

Kalpten Tebessüm Etmek

Bir yemeğin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız desem; onun şekli şemalinden, renginden, kokusundan, lezzetinden dersiniz hemen. Bir insanı nasıl bilirsiniz desem; onun bakışından, dokunuşundan ve duruşundan dersiniz belki de.
Onun nasıl bir insan olduğunu uzun uzun araştırmanıza gerek, çünkü;onun gülümseyişinden anlayıverirsiniz hemen. Anlamak için iletişim kurmak gerek. İletişimi konuşarak, bakarak, dokunarak ve koklayarak kursan da kalbinle onaylamak gerek...Çünkü kalpten iletişim kurmak için insanca fedakarlık yapmak gerek. Anlamak ve anlaşılmak; iyilikte, güzellikte ve doğru noktada buluşmak gerek. Mutlu olmak istiyorsan eğer, Allah'ın değer verdiği her şeye değer vermek, en başta da kalpten tebessüm etmen gerek.

Ümit Gülbüz Ceylan

27 Ekim 2015 Salı

Allah Bizi Korusun

Koşuşturmalarla geçiyor zamanımız. Dünya kaygısı bitmiyor hiç. Vaktin kıymetini biliyor muyuz hiç!... Nereye koşuyoruz, ne için koşuşturuyoruz!.. Günlük hayat gailesi içinde geçiyor bir nefeslik ömrümüz. Kimisi aşk peşinde sevgiyi ve gülümsemeyi şiar edinmiş, kimisi kin ve nefretinin peşinde. Kimisi pusu kurmuş düşman, bekliyor ininde eli tetikte. Sanki mahşerdeyiz bir oraya bir buraya koşan çaresiz insanlar gibiyiz. Herkes kendi başının çaresinde diyebiliriz. Hani birlik ve beraberlik vardı. Hani sevgi, saygı, hoşgörü ve paylaşım vardı. Nerede yardımlaşma ve dayanışma! Biz önce kelimelere ve kavramlara yenildik. Virgül gibi eğildik, nokta gibi duramadık. İstiklal Marşımıza Ulusal düttürü, Kuran'ın davetine Kuran'dan mesajlar dedik. Haddimizi bilemedik. Evet hepimiz koşuşturmadayız bu dünyada. Sadece ekmek parası ve nafaka değildir derdimiz. Derdimiz rızıktır rızık. Rızık sadece karın doyurmak değildir. İlimdir, irfandır, hidayettir, haktır, adalettir. Bunun yanında elbette günlük nafaka, karın doyurmak, bir barınakta sığınmaktır. Sıhhat ve afiyetle, sevgi, şefkat merhamettir anlayana. Allah bizi helal rızıkla rızıklandırsın. Bizi şüpheden, vesveseden, endişeden ve hak yemekten korusun.


Ümit Gülbüz Ceylan

23 Ekim 2015 Cuma

Buruk Bir Gülümseme


Her şey zamanında yapılırsa makbuldür. 
Bir iş ne erken, ne de geç yapılmamalı. 
Her şey ölçülü olmalı. Yerli yerine konulmalı bir şey; ne aşağıda ne de yukarıda durmamalı. Zamanında yapılmalı iyilik. İyilik yapmada asla geç kalınmamalı.

Yapılan iyilik ölçülü olmalı. Ölçüsüz yapılan iyilikten asla maraz doğmamalı. Susuz kalan bir çiçek susuz kalıp, asla buruşmamalı. İş işten geçtikten sonra sulanan bir çiçek dirilse de incinir. Çünkü iş işten geçtikten sonra yapılan iyiliğin insanda bıraktığı ifade, buruk bir gülümsemedir.


Ümit Gülbüz Ceylan

23 Eylül 2015 Çarşamba

Tebessüm; İnancın ve Umudun Tezahürüdür.

Tebessüm sadaka yerine geçer sözü boşuna söylenmemiştir. Bir tebessüm bin yıllık ibadet kadar değerlidir. Çünkü tebessüm zikrin, fikrin, şükrün özüdür. Mayası inanç ve umuttur. Bunca varlıklar alemindeki yaratılanlar, bulunduğu yerden büyük bir ahenkle tevhid ve tesbih içindedirler. Bizi hayata bağlayan, hayatta olduğumuz süreç içinde kulluk görevimizi ihlas ve samimiyetle yerine getirmeye gayret ederiz.

İnsan tatmin olmuş bir nefisle ancak huzur bulabiliyor. Sükunet içinde mutlu olabiliyor. Ne kadar olumsuzluklar olsa da, bunda da bizler için hayır vardır deyip tevekkül ediyor, yüce mevlaya teslim oluyor. Salih kulların en büyük özelliği her şeyi Allah'tan bilmesidir. Kendimizi hak hukuk tanımazlıktan, haddini bilmezlikten, şımarıklıktan, kinden, nefretten, Allah'a isyan etmekten Allah'a sığınırız.

Her işin başında Besmele çekmeyi, her şeyden ibret almayı, Allah'tan sadece kendimiz için değil, herkes için hidayet dilemeyi esirgemeyiz. Biliriz ki inanan müslümanın yüzü güleçtir. Biliriz ki; tebessüm inancın ve umudun tezahürüdür


Ümit Gülbüz Ceylan

7 Mayıs 2015 Perşembe

Itri’yi bilmeden anlamadan cehaletimizi yenebilir miyiz?

Bir ülkede yaşayanların sosyolojik analizini yapmak için onların ne tür müzikler dinlediğine de bakmak iyi bir ipucudur. Müzik kadar dibe saklanmış duyguları, düşünceleri yüzeye çıkaran bir başka dışavurum alanı daha var mıdır!.. Nezaket, saygı, tahammül, müsamaha gibi post modern zamanların lügatında artık yeri olmayan bu sözcüklerin, davranış tezahürlerini hiçbir güftede  bulamıyoruz. Tabii sadece güftede değil müzik parçasının müzikolojik açıdan kalitesi de bize toplumun yapısal olarak analizini vermektedir. Eskilerin zevki selim dedikleri bir duygunun mertebesini bize hissettiren o ulvi hislerin kalp çarpıntılarını ne yazık ki bulamıyoruz. Varsa yoksa günlük, gelip geçici derinliği olmayan şarkılar ve kişiyi sağdan sola savuran acayip sesler, naralar, çığlıklar..Bugünkü Türk toplumu, estetik açıdan bir sancının içinde olduğunun farkında bile değildir. Muhammed İkbal’in dediği gibi, tımarhaneden fırlamış akıl hastaları gibi, bir o yana bu yana koşuşturmakta olan bu insanların yüzünde aynı anlamsızlık ve üzerlerinde de aynı giysiler var. Yüzeysellik sadece müzikle de kalmıyor, bir zincirleme gibi tüm unsurları etkilemektedir. Artık bu toplum bir Hamamizade Dede Efendinin mahur peşrevinden etkilenemiyor. Itri Dede Efendinin yaşadığı dönemin iklimini anlayamıyorsa geçmişle göbek bağı çoktan kopmuş demektir. Tükenmişliği, çaresizliği, günü kurtarma anlamsızlığı içinde debelenen insan, çareyi hadi eller havaya türünde gece alemlerinde, mezelerde aramaktadır.
Bir diğer insanımız ise Müslümanlığın şekil versiyonunda sıkışmışlığını özellikle Ramazan aylarında sıkıca kulaklarımızı tırmalayan sözde ilahilerin arabesk ve pop formatlarında cennete talip olma  tesellileri bulmaktadır. Oysa Türk musıkisi insanı esas alan, insanı insani değerleriyle özleştiren eserlerini icra ederken, zikir formatıyla da tekke kültürünü ilahileriyle yaşatmaktadır. Türk musıkisi başlıca medeniyet ahengidir. Buna karşılık inkar kültürüyle yetişen bir nesil, Beyaz Türkler olarak özünden gittikçe uzaklaşmış ve batılılaşma ihaneti içindedirler. Ayrıca bu mutlu azınlığın Mozart, Bethowen gibi batı müziği ısrarlarını samimi bulamıyorum. Özüyle de bağdaştıramıyorum. Mutlaka içlerinden klasik batı müziğinden anlayanlar da vardır. Ancak klasik batı müziğini anlayan hiçbir müzik sever başta Klasik Türk Müziği olmak üzere klasikleri reddetmez. Nasıl ki; bir ana dilin dışında bir yabancı dil öğrenilmesi bir kazanımsa, başka kültürlerin klasiklerinin bilinmesi aynı zamanda kendi kültürümüzün ne kadar değerli olduğunun anlaşılmasıdır.  
Önemli olan toplum olarak bizim yozluk ve yobazlıktan kurtulmak için cehaleti yenmektir. Bu açıdan ilim ve irfanın insani değerlere ulvi değerler katabilmesidir. Böyle bir medeniyetin çocukları olarak biz de, yeni bir nesil inşa etmekte sorumluluk bilincini taşıyabilmemizdir.


Ümit Gülbüz Ceylan

26 Nisan 2015 Pazar

Oktay Sinanoğlu anlaşılabilmiş midir?



26 yaşında dünyanın en genç profesör ünvanını almış, iki kere Nobel ödülüne layık görülmüş, ABD’de birçok üniversitede adına kürsüler kurulmuş olan Oktay Sinanoğlu’nu bugün ebediyete uğurladık. Oktay Sinanoğlu moleküler kimya alanında kuram geliştirmiş bir bilim adamı olmasının da ötesinde bir Türkçe aşığıydı.Türkçe giderse Türkiye gider, diyordu. Hayatı zorluklarla geçmiş, babası daha Oktay Sinanoğlu küçükken ölmüştü. Üstün yetenekli bir çocuk olan Oktay Sinanoğlu’nu ve kız kardeşi Esin Afşar’ı zorluklarla büyütmüştü annesi. 40’ların, 50’lerin Türkiye’sinde üstün yetenekli bir çocuğa özel eğitim verecek onu anlayacak kurumlar da yoktu. Bugün de durum çok farklı değil. Ancak her şeye rağmen yurt dışında okumuş ve ne yazık ki onu da sahiplenen Türkiye değil ABD olmuştur. Bugün de anma töreninde bir sahiplenme yarışı yaşandı ne yazık ki. Tam da seçimlerin arifesinde partiler üstü bir insanın naaşı önünde bunların yaşanması can sıkıcıydı. Anlaşılamadı Oktay Sinanoğlu. Zaten üstün yetenekli insanların da en büyük sıkıntısı anlaşılamamak değil midir? O vazifesini yerine getirmiş bir alimdi. Hiçbir anını boş geçirmezdi. Sürekli okur, araştırırdı ve gençlere de hep çok okumayı, düşünmeyi, araştırmayı tavsiye eder öğütlerdi. Milli ve manevi değerlerimize bağlı bir ilim insanıydı. Şimdi belki birkaç üniversitede adına enstitüler açılır vs. Tıpkı tedrisatından geçtiği Samiha Ayverdi gibi Oktay hoca Türkçe için çok mücadele verdi. Ama onu hep bir kesim sahiplendi başka kesimlerde acaba deyip uzaktan baktı. Bugün cenazedeki profil de onu gösteriyordu. Halbuki ilim adamı bir kesimin oyuncağı değildir. Bilim insanları insanlık için çalışırlar. Oktay hoca da böyle biriydi. İnançlı, inatçı ve son nefesine kadar üreten bir ilim insanı olan Oktay hocamıza Allah’tan rahmet dileriz. İnşallah siyaset değil de gönül kablosundan geçen ilim galip gelir ve insanlık değerini bulur. Böylesine değerli İlim adamlarımıza da vefasızlık yapılmamış olur.

Ümit Gülbüz Ceylan

26 Mart 2015 Perşembe

Papatya Tarlaları


Orkide veya kucak dolusu bir gül demeti değil bir tutam papatya şaşırtır, mutlu eder onu. Uçsuz bucaksız bir yeşilliğin üzerinden ayakları yere basmadan etrafa yayılan bu naif kır çiçeklerinin peşinden gider kadın. Sarı sarı polenleri ellerini kınalar içine çeker kokusunu. Hatırlar geldiği Aden cennetinin güzelliğini. Ne köşk ne gılman hayalini süsler, varsa yoksa papatya tarlalarını özler.

Ümit Gülbüz Ceylan

22 Şubat 2015 Pazar

Mutlu Yaşa, Mutlu Öl.

Bir an dur ve suyun sesini dinle. Çocuğun gülüşüne kulak ver. Yaşlı kadının yüzündeki çizgilere odaklan. Yağan karı seyret. Bir kuşun kanat çırpışını izle. Kedinin gözlerindeki bakışı gör. Ama tüm bunları yaparken zihindeki her türlü gereksiz düşüncelerden; takıntı ve endişelerden sıyrıl. Yaşamın her an her yerde devam ettiğini hisset ve yaşa. Bildiğini zannettiğin her türlü şeyi unut. Hedefler, amaçlar yoruyor, üzüyorsa yaşamın özüyle çelişiyordur. Tüm bunları günlerdir zihnimde tekrar edip duruyorum. Bundan yirmi yıl önce olsaydı belki çok zorlanır hatta kısa zamanda da unutur geçerdim. Ama belki de 40 yaşı geçmenin bir olgunluğu ile artık hayatı yavaşlatmanın anlamını daha iyi fark ettiğimi zannediyorum. Aslında bir şeyi bildiğimden de değil. Ama tecrübenin insana bir bilinç kattığı gerçeğinden yola çıkarak en büyük katkımızın şu hayatta çocuklarımıza veya çevremizdekilere mutlu olma sanatını aşılayabilmek olduğunu düşünüyorum. Geleceğe bırakacağımız en büyük miras hatırlanacak mutlu bir hayat ve bu hayatı yaşama formülüdür. Başarının; kazanılan terfiler, ünvanlar, madalyalar, kupalar olmadığını tarih bize gösteriyor. Aramızda olmasalar da ölümsüz kalmış olanlar anın içindeki mutluluğu keşfetmiş olanlardır.
Yapılacak ne çok işimiz var değil mi? Cevaplanması gereken bir yığın elektronik posta, bir dizi telefon konuşmaları, alışveriş listesi, çocukların okul ödemeleri, akşam yemeğini planlama gibi gibi. Bu listeyi uzatmam mümkün biliyorum. Şikayet ederek yapacaklarımızın yetişmesi endişesi hep hayatı ıskalamamıza sebep olur. Oysaki yetişen yetişecektir. Olan olacaktır. Bizim yapacağımız tek şey elimizden geleni yapmak ama kafamızda kuruntu, endişe ve takıntıları bir kenara bırakarak yapmaktır. Henry Ford’un sevdiğim bir sözü vardır; “İşlerin yetişmesi için endişe etmiyorum. Sonuçta benim dediğim değil Tanrı’nın isteği oluyor”. Hayatta en büyük zorluğu ve acıyı da değişime direnenler çeker. Dün dündür can cağazım şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım derken Hz. Mevlana dünü dünde bırak, takılma yeni güne bak demek ister. Eski günleri özlemle anıp başımıza gelen kötü günleri hiç unutmaz, faillerini hiç affetmeyiz. Bugünü hep kaçırır yarını kendimize zindan ederiz. Sanki yaşamıyorum büyük bir boşluk içindeyim diyen insanlarla dolu dünya. Zihnimizdeki tüm çelişkileri kaldırıp hayatı basite indirgediğimizde mutluluğu yakalarız. Çocuklar genellikle hayatı ciddiye almazlar, saf bir mizah duyguları vardır. İnsan büyüdükçe bu özelliğini kaybeder, hayatı çelişkilerden örülmüş çok ciddiye alınacak bir yer ve değişim için direnen kendi duvarlarını ören biri haline gelir. Mutluluk anın içinde gizemini korurken biz ise onu aradığımızı zannedip sürekli inciniriz. Gerçekten mutlu olmak isteyenler için tek bir yol vardır. Anın içinde kendine dönmektir mutluluk. İrtibatı kopardığı anda hemen hatırlamalı insan yolculuğun anlamını. Gülümseyerek dokunmalı bir yoksula, ihtiyacı olana. Yolculuğun tek amacının hizmet etmek olduğunu unutmamalı. İyi, doğru, güzel insan olmak için tekamül etmeli. Bunun için de gayreti elden bırakmamalı. Gayretin içindeki bereketi tatmalı. Huzuru, mutluluğu hiçbir şeye değişmemeli. Mutlu ölmek için yaşamalı insan. Vesselam.

Ümit Gülbüz Ceylan
İlüstrasyon: burakerdem.net

13 Şubat 2015 Cuma

Gençlik ve Gelecek

Bir genç hayatının baharında hedefini bilinçli bir şekilde belirleyebilir mi? Yoksa kuru bir yaprak gibi savrulup, düzen bu düzendir. Biz de bu düzene uyarız mı der?.
Her ikisi de olası tabi. Günümüzde yetişkinlerin ortak kanısı, şimdiki gençlerin pek bir rahat olup, tek hedeflerinin para kazanmak yönünde olduklarıdır. Oysa gençlik geleceğe mefkuresiyle yürümelidir. Çünkü mefkuresi olmayanın geleceği de olmaz. Bu açıdan gençlik ve gelecek iki ayrı kelime olsa da, birbirine girmiş bir kavram olarak algılamalıyız.
Yetişen nesil toplumun aynası gibidir. Büyükler ne düşünür, neyi önemserlerse inanın arkadan gelenlere de örnek olurlar. Bunun dışında istisnalar da vardır tabi. Bazı insanlar yaratılışları itibariyle ne aile bireylerine benzerler, ne de toplumun aynası olurlar. Onların ilahi bir ilhamla diğerlerinden sıyrılan fikirleri ve hedefleri vardır. Böyle oldukları için de ayrık otu muamelesi görüp dışlanırlar. Eh belki de öyle olmak isteyip de olamayanların kıskançlığıdır bu. Ama buna da aldırmaz, sarsılmaz bir inanç ve iştiyakla hedeflerine kilitlenirler. İşte bir genci ayakta tutan da bu azmidir. Bu azim onu her türlü kötülükten korur. Aşılanmış gibi hisseder kendini. Çoğu kez bu gençlerin yanında görünmeyen bir dost vardır.
Hem acı gerçekleri söyler, hem de yol açar onlara. Adının ne olduğu çok önemli değildir. Onun ilgisi, sevgisi ve yönlendirmesi önemlidir aslında. Ancak karşısına çıkan bu kişinin, gencin hayatında adeta bir mihek taşı olması ve belki de kendini teslim edeceği tek güvenli liman olması bakımından önemlidir. Hani Hazreti Şems’in bir sözü vardır ya; bu noktada hep aklıma gelir. “Şems’ler çok da, Mevlana gibi öğrenci nerede” diye. Allah böyle dostlar gönderir yeryüzüne ki; birer Mevlana yetiştirebilsinler diye. Bunun ne devri var ne de devranı. Bunun ne vakti var, ne de zamanı!.. Efendim eskidendi onlar deyip geçemeyiz. Bu zamanda böyle şeyler mi olur türünden eleştirilerin kolaycılığa kaçmak yerine, sorumluluk duygusu taşımak gerek. Bir hedefi olan, geleceğe odaklanan bir gencin karşısına mutlaka bir dost ve bir hoca çıkacak, onu zirveye taşıyacaktır. Buna istekli nice gençler vardır!.. Önemli olan geleceği gençlerle birlikte planlamaktır. Biz yetişkinlere düşen bu yürekli gençleri tanımak, onlarla aynı mefkurede buluşmaktır.

Ümit Gülbüz Ceylan


9 Ocak 2015 Cuma

Seyirciyiz.

Dışarıda insanın iliklerine işleyen bir soğuk var. Kuşlar, kediler, köpekler börtü böcek kendine bir sıcak kuytu arıyor. İnsanlar ise sıcacık evlerinde! Bense elimde kahvem koltuğuma kurulmuş bakıyorum bilgisayar ekranına: Nijerya’da bir köy asiler tarafından adeta katledilmiş.. Fransa’daki terör olayı var tüm haberlerde. Katilleri polis köşeye sıkıştırmış..Suriye’de savaş devam ediyor..Çin’de Uygur Türkleri Müslüman oldukları için öldürülüyor.. Filistin’de kış zor geçiyor.. Lübnan’a sığınmış bir Suriyeli ailenin 10 yaşındaki oğlu soğuktan donarak öldü. Onlar ölüyor ben seyrediyorum ekrandan. Bunlar bir film kurgusu değil. Ama seyircisi bol. Sen, ben, o yani hepimiz..
Bir manken geçenlerde hayatın pahalı olduğunu ve oğluna 1750 TL’lik ayakkabıyı çok istese de alamadığını söylemiş. İşte buyurun size bir durum.                                                            Vicdanlarımıza sesleniyorum: “Sızla! lütfen”.


Ümit Gülbüz Ceylan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...