19 Aralık 2014 Cuma

Misafiriniz Uyuz Bir sokak Köpeği Olsa

O bir sokak adamıydı. Yeri yurdu yoktu. Nerede akşam, orada sabahlardı. Evsiz barksız yaşamak zordu elbette. Eskiden telefon kulübeleri, bankamatiklerin kapalı alanı bulunuyordu. Özellikle kışın soğuğundan korunmak için  buna benzer yerlerde gecelerdi bu sokak adamı, kimsesiz ve meczuptu. Köprü altlarında, viyadük direklerinin diplerinde, parklardaki banklar üzerinde yatar, kıyıda, köşede, nerede bir kuytu varsa mukavva kutularıyla orada sabahlardı. 

Gelen geçen hiç mi rahatslık hissetmiyordu bu adamın durumundan. Toplum olarak duyarsızlaşmıştık belki. Belki de insanlık ölmüştü. Vicdan körelmişti. Adalet hükmünü icra etmemişti bu adamın üzerinde. Kimsesiz bir gariban, kimsesiz bir meczuptu bu adam. Rahatsızdı. yürüyecek hali de yoktu. Yıkanmak, temizlenmek bir tarafa, bir lokma ekmek, bir yudum suyu bile temin edemeyecek kadar gücü yoktu belkide. 

Yine kendisi gibi sokakta yaşayan  bir adam beliriverdi adamın yanında birden. Sanki ondan biraz da bakımlı, eli ayağı tutan ve bir gömlek durumu iyi olan bir adamdı bu gariban adamın yanına gelen. Elinde naylon bir poşet, belli ki poşetin içine konmuş  bir iki erzak. Gelen adam sessizce selam vererek oturdu garibanın yanına. O da bir zamanlar onun gibi düşkün ve sokaklarda yaşayan kimsesiz bir adamdı vesselam. Sokaklardan, çöp konteynerlerinden, kağıt, plastik ve metal toplayıp satarak nafakasını çıkartıyordu besbelli bu adam. 

Adam eski bir gazete kağıdı üzerine, poşettekilerini bir bir çıkarıp koydu. Bir ekmek, bir şişe su ve külah yapılmış gazete kağıdında bir kahvaltılık zeytin. Bir de soğuk algınlığı için bir kutu aspirin. Bu günkü nevale buydu her iki kisşinin. Besmeleyle başladılar yemeğe. Bir de ne görsünler, ekmek kokusunu alan uyuz bir sokak köpeği de geldi yanlarına. Belli ki  bu zavallı köpek de aç. Bu beklenmedik misafire tebessümle karşıladılar her ikisi de. "Misafir rızkıyla gelir, sofraya bir tabak daha koyalım, gelen misafirimize yer açalım" diyerek gülüştüler. Onlar için belki mutluluk buydu işte. Buna karşın hep birlikte şükrettiler kendilerine bu rızkı ihsan edene.


Ümit Gülbüz Ceylan

17 Aralık 2014 Çarşamba

Kadın bir Annedir

Kadınların çilesi çekilir gibi değil; fakat bu çileyi annelik duygusu çekilir hale getirir diye düşündü içinden bir anne. Onca sıkıntı ve acıdan sonra annelikten daha değerli bir rütbe olmamalıydı bir anne için. O bir anneydi. Annelik yüce bir şeydi. İlk kez doğum yaptığında bebeği kucağına verildi. Sanki içine bir güneş doğuverdi. Sarıp sarmalanmış masum bir bebek annesinin kokusuyla buluşuverdi. Dünyanın en tatlı bakışı, en tatlı gülümseyişi, annenin bebeğine bakışı ve annenin bebeğine sevgiyle şefkatle gülümseyişiydi. Kalpten gelen sevgi ve şefkat dolu bu bakış, annelik içgüdüsüyle içten, masum, koruyucu ve sarmalayıcı olduğu kadar, büyüleyici ve şifalı bir bakıştı. Anne için Allah tarafından kendisine verilen bir lütuftu bebek. Bu hoşlukla annenin yüz ifadesindeki gülümseyiş, ancak  Allah'a olan bir şükrün ifadesiydi. 

Yeni annelik duygularını tatmış bir kadın, bu dünyada her şey bizim için bir ibret diye düşündü yeniden. Doğarken doğal olarak ağlayan bir bebek, annesinin kucağına verildiğinde nasıl susabiliyor,nasıl teskin olabiliyor! diye düşünmekten kendini alamıyor insan. Anne kucağında  şarkısız, şiirsiz, ninnisiz, Kudret-i İlahiden kendini emin ellerde  ve güvenilir hissedebiliyor kundaklı bir bebek. Onu belki siz görmeyebilirsiniz ama, annesinin gülümseyişine gizli bir gülümsemeyle karşılık veriyor bu bebek aynı zamanda sanki masum bir melek. Kim bilir belki onu kendisi gibi masum olan melekler gülümsetiyor. Sanki anne bebeğinin, bebek de annesinin aynası gibi. Sanki birbiriyle eşgüdümlü hareket ediyor;  birlikte gülümsüyor, birlikte ağlıyor gibi. Böylece  insan bir mucizeyi yaşıyor ve bir mucizeye idrak ediyor. İnsan bir kez daha düşünüyor; anne kucağına alırken bebeğini tebessümle almalı; daha da önemlisi "Besmele"yi unutmamalı.

Kendisi gibi her kadın anne adayı olduğunda bebeğinin eli ayağı düzgün olsun istiyor. Anne olarak hangimiz bebeğimiz için kaygı duymadı ki!.. En önemlisi hayırlı evlat olsun, ilim irfan sahibi olsun, ilmiyle irfanıyla insanlığa hizmet etsin istiyoruz. Yeter ki Allah'a kul olsun, mutlu ve huzurlu olsun istiyoruz. Bir kadın anne olduğunda da sanki dünyalar onun oluyor. Bir bebek doğuyor, insan oluyor, adam oluyor. Bir bebek için hayat anneyle başlıyor. Anne de annelik varlığını ve vasfını bebeğiyle kanıtlıyor. Onu sadece doğurmakla kalmıyor; sevgisiyle, şefkatiyle, merhametiyle onu besliyor, ninnilerle avutuyor,  dualarla  büyütüyor, onu topluma ve  geleceğe taşıyor. Onu duayla, zikirle ve şükürle Allah'a emanet ediyor.

Ümit Gülbüz Ceylan 


20 Kasım 2014 Perşembe

Kentsel Dönüşümle Kuşlar Kovalanmamalı

Yaklaşık iki yıl önce ülke genelinde başlayan depreme dayanıklı binalar inşa etmek için yola çıkıldı. Bu nedenle İstanbul'da kentsel dönüşümün bir kabusa döndüğünü söyleyebilirim. Özellikle İstanbul'un Anadolu yakasında, Kadıköy ilçesinde, benim oturduğum semtte tam bir keşmekeşlik hakim. Bağdat caddesinin üst ve alt taraflarındaki inşaat çalışmaları maalesef insanın günlük hayatını tehdit edecek boyutlara ulaştı. Hemen hemen her sokakta, en az üç dört inşaat çalışması bulunuyor. "Depreme dayanıklı değil" raporu alındığı söylenen üç, dört  katlı binaların yerine en az on katlı binalar yapılıyor. Bu gidişle gökyüzünü görmek için kendimizi ilk fırsatta deniz kenarlarına, büyük meydanlara ve parklara atacağız, ya da tamamen bu şehirden çekip gideceğiz. Bu güzelim şehri keşmekeşliğe, kaosa ve heyhülaya terk edip gideceğiz. Beton ve hafriyat kamyonlarının sokaklarımızı işgal ettiği için kızımı anaokuluna götürmek için normalde beş dakikalık yol on beş dakikaya çıkmaktadır. Üstüne üstelik damperli dev kamyonların hızları, kural tanımaz geri geri manevraları gerçekten bizi korkutuyor. Bu canavarların üzerimize gelmesi, bizi altına alıp pastırma gibi ezeceği korkusu panikatak olmamız için bir neden olduğunu düşünüyorum. Ürküyoruz ve korkuyoruz. 
.
Mutlaka her sorunun bin bir türlü çözüm şekli vardır. Olmalıdır da. Madem ki büyük bir şehirde yaşıyoruz; uygarlık gereği trafik kültürünü de yaşamalı ve yaşatmalıyız. Buradan yola çıkarak, sürücüleri uyararak alternatif yol güzargahları belirlemeli ve yayaları da koruyacak şekilde yönlendirmeler yapılmalı. Üstelik semt sakinleri de örgütlenerek gücünü göstermeli ve ilkesiz, kuralsız semt sakinlerinin huzurunu ve sükununu hiçe sayacak uygulamaları dur demeyi bilmeliyiz. Ne yazık ki; okumuş cahillerin bile sorumluluk duymadığı ve  birçok şeyde olduğu gibi bu önemli kentsel dönüşüm olayında da, yangından mal kaçırır gibi alelacele ile işler yürütülüyor. Bu arada özellikle dikkat ettiğim nokta da, yaklaşık iki senedir kentsel dönüşüm olayı nedeniyle kiraların ve satılık evlerin fiyatları değer olarak yaklaşık iki, hatta üç katına çıktığını söyleyebiliriz. Birçok kiracı yeni ve uygun ev bulamadığı gibi, çoluk, çocuğunun okulu bu semtte olmasına rağmen uzak bölgelere gitmek zorunda kalıyor. Asıl işin gerçek yüzünü ortaya koyan olaylar da var. Belediye tarafından bir bina için "depreme dayanıklıdır" raporu verilmesi bile binaların yıkılmamasını durduramıyor. Oysa sadece bir mantolama ya da cephe kaplama ve tesisat değişikliği yapılarak oturulabilecek binalar, dönüşüm akabinde daire başına birer milyon liradan satmak varken, fırsat bu fırsattır diyerek evler yerle bir ediliyor. Hür teşebbüs mutlaka kişinin malı üzerindeki tasarrufunu haklı kılarsa da, her semtte dört beş inşaatın aynı anda gerçekleştirilmek istenmesi anlaşılır gibi değil. Nesli tükenmiş dev canavarlar gibi kamyonların yolları işgal ederek korku saçması, insan unsuruna hiç de değer verilmediği anlamına geliyor. Bu işler tedbir alınarak, insanlar mağdur edilmeden yapılmalıydı. Herkes milyon liralık dairelerinde oturduğunda evlerinin penceresinden bakıp on, on beş katlı binaları görecekler ve ızgara gibi üst üste beton bir kabristanda oturduklarının farkına varacaklar.
.
Bu dönemde bir ev sahibi olalım diye düşünürken, kendimizi zorlarken üzülmememiz gerektiğini fark ettim. Belki de kiracı olarak bir süre daha beklemek bizim için hayra işaret olacağını bile söylemek mümkündür. Bir evimiz olsun ama gökyüzünü görme özgürlüğümüz elimizden alınmamalı. Gökyüzündeki uçan kuşları, güneşin doğuşunu, parlayan dolunayı, göz kırpan yıldızları görebilmeliyiz. Biz ailecek gökdelenlerde hapsolmayı göze alamayız; kuşlar gibi özgür olabileceğimiz bir yerde yaşamalıyız. Kentsel dönüşüm rant üzerine kurulmamalı. Rant elde edilecek diye kuşlar kovalanmamalı.
.
Ümit Gülbüz Ceylan


9 Ekim 2014 Perşembe

Biz İnsanız


Al bayrağı dalgalandıran rüzgârda, yere düşen şehidin kanındayız. Toprak tutan elde, yüzü güneşte kavrulmuş tendeyiz. Kınalı avuçlarda, saç örgülü kızın utangaç gülümsemesindeyiz. Sokak aralarındaki çocuk seslerinde, kabristanda gizlice dökülen gözyaşlarındayız. Elinde çiçeklerle sevgiliye koşan sevda coşkularında, sevdiğini gurbete yollayan bakışlardayız. Elimden tutan yumurcağın cennet kokusunda, bir babanın alın terindeyiz. Sokak kenarına ilişmiş bir garibanın duasında, annemin çeyiz bohçasının sararmış rengindeyiz. Bir harf öğretenin fedakârlığında, bin dert çekenin yalvarışındayız.
Biz bu gök kubbenin altındayız. Biz biriz. Biz insanız. 

Ümit Gülbüz Ceylan

30 Eylül 2014 Salı

Hiçbir şey için geç değildir.

Şartlar isteklerimiz ertelememizi ister. Zaman içinde unutur gideriz. Bir zamanlar çok üzerinde durup da istediğimiz şeylerden vazgeçmek zorunda kalırız. Kader isteklerimizin sıralamasında yer değişiklikleri yapar. Evlilik, çocuk, eş, iş durumundan başka zaman olacağına inanarak hayırlısı der geçeriz. Ancak ilahi adalet unutmaz. İsteklerimiz bizim hiç ummadığımız bir anda karşımıza çıkar. İşte geldim, şimdi sırası, der.
,
Heyecanlıyım dersem çok doğru olmaz. Değilim ama yıllar önce planladığım ve yapmak için fırsat kolladığım bir hayatın içine giriyorum yeniden. Üstelik iki çocuk sahibi, kariyer yapmış neredeyse 25 yıllık iş deneyiminden sonra. Dört yaşındaki kızım bu sabah onu yuvaya götürürken hatırlattı bana; “anne sen bugün okula başlıyorsun, değil mi?” Şaştım kaldım ben o an bunu unutmuştum ama o unutmamış. Sanırım o benim yerime heyecanlanıyor. Aslında bizim evde hep bir öğrenci olma halli var yıllardır. Eşim neredeyse evliliğimizin yarıdan fazla zamanında öğrenci oldu. Çocuklarda okula başlayınca doğrusu evde kitap, defter, kalem, ders öğrenci, öğretmen, sınav kelimeleri hep yer buldu.


Evet, bugün yeniden öğrenci oluyorum. Akşam çocukları eşime teslim edip Üniversitenin yolunu tutacağım. Beni neler bekliyor bilmiyorum. Okul heyecanı, gerginliği yaşamıyorum. Bu kadar aradan sonra okula mı gidilir laflarına da hiç aldırış etmiyorum. Yaşamam gereken bir dönem var onu yaşayacağım. İşime, kendime katmak istediklerim var. Yeni bir kapı açılacak, yeni bir adım atarken. Beni heyecanlandıran tek şey var; çocuklarımın, eşimin beni desteklemesi ve arkamda olması. Onlarla gurur duyuyorum. Yaşadığımız topluma her birimizin katacağı çok şey var. Yeter ki halimizle örnek olalım. Kararlı olalım. Arkasından başarı gelecektir. 

Ümit Gülbüz Ceylan

18 Eylül 2014 Perşembe

Hayat Kırkından Sonra Başlar


Kırkından sonra hayat sahnesindeki oyununu en iyi şekilde oynamaya bakarsın. Artık fazla sorgulamazsın. Gereksiz şeylere kafanı yormazsın. Hırs yapmazsın. Olacak olacaktır dersin. Oyunun finalini bilirsin. Acele ile değil bilinçli adımlarla yola devam edersin. Hedeflerin hep vardır ama hemen olsun diye tutturmazsın. Olacaksa sağlam olsun dersin. Hayırlıysa olsun, hayırsızsa olmasın dersin; her işte bir hikmet vardır dersin. Hayata çocukların gözünden bakmaya çalışır onları gözlemlersin. Onlardaki kaygısızlık, sıradanlık ve saflığı taklit etmeye çalışırsın. Masumiyetini kaybetmek istemediğinden kimseyle dalaşmazsın. Gülümseyerek bakarsın seni anlayamayanlara. Geçmişe hayıflanmaz, insanlara kırılmaz, ah keşke demezsin artık. Hayat kırkından sonra başlar aslında. Eğer mesajı anlamışsan artık geç demez, hep yeniden kurgulandığını bilerek uyanırsın yeni güne. Sabah erken kalkar, her gün güneşin bıkıp usanmadan yeniden doğduğuna şahitlik edersin. Doğanın her şeye rağmen sunduklarını görür utanırsın, kanaat eden, şükreden bir insan olursun. Sen hayatı kırkından sonra anlarsın. Anladıkça da kendini fark eder, fark ettikçe de günden güne daha da güzelleşirsin. Artık öyle görürsün aynada kendini. Çünkü hayat bir ıslık kadar avare.. Hayat kırkından sonra başlar nasıl olsa; şarkı da senin, türkü de. Mırıldanarak devam edersin yoluna.


Ümit Gülbüz Ceylan

14 Ağustos 2014 Perşembe

Şuurlu yaşamak... Zulme karşı çıkmak!

İnsanlık onurunu korumak ancak bilinçli yaşama mefkuresiyle olur. Şuurlu insan varlık aleminin bir parçası olduğunu bilinciyle herhangi bir varlığa yapılan kötülüklerin eninde sonunda kendisine de bumerang etkisi yapacağını bilir, bu bilinçle “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyemez. İnsan sosyal bir varlıktır. Bu sosyal gerçeğin içinde sadece insanoğlu yer almaz; var olan varlıklar alemindeki bütün varlıkları içine alır. Dolayısıyla dünyanın öbür ucunda bile olsa yapılan katliamdan kendisi de etkilenir. Canı acır, yüreği burkulur. 

İnsanlık olarak yapılan bütün zulümlerden hepimiz tek tek birey olarak da sorumluyuz. Onun için, din, dil, ırk, mezhep, meşrep ayrımı gözetmeksizin insanlık için çaba göstermeliyiz. Elbette vicdanlarımız zulüm karşısında acıyor ve parçalanıyor. Bugün de başta Gazze’de olmak üzere, dünyada acı çeken, zulüm gören her olayın karşısında sesimizi çıkartmak zorundayız. İnsanlık suçuna karşı tepkimizi göstermezsek adalet istemenin bir anlamı da kalmaz. Çocuk ölümleri karşısında zalimce sırıtanlara tepkimizi vermezsek, çocuklarımıza olan bitenleri anlatamayız. Bizim duruşumuz insanlığımız gereği zulme karşı bir duruş olmalıdır. Bizim seçimimiz insanlığın seçimi olmalıdır. Bizim var olma mücadelemiz Gazze’yle birlikte, müslümanlığın ve insanlığın seçimi olmalıdır. Zira insanlığın kurtuluşu adalet ve hakkaniyet duygusuyla insanlığın kurtuluşu olacaktır.
Herkesin bir insan ve müslüman olarak yapabileceği şeyler vardır. İyi düşünmeli, birlikte hareket etmeliyiz! Biz  ne yapabiliriz? İmkansız gibi görünse, yine de neler yapabileceğimizi paylaşmalıyız. Dostlarımızla, çevremizdekilerle bu konuyu etraflıca konuşmalıyız. Kendi kendimizi muhakeme ve muhasebeye çekmeliyiz. Nasıl yaşıyoruz, ne yiyor ne içiyoruz? Bu arada en yakınımız, komşumuzun durumunu biliyor muyuz? Dünya da onca zulüm hüküm sürerken bilinçli bir duruş sergileyebiliyor muyuz? İşte bütün bu sorulara cevap olarak, Asr-ı Saadette yaşamış olan müslümanların birbirleriyle nasıl bir uhuvvet içinde yaşadıklarını verebiliriz. Eğer insani, İslami ve vicdani sorumluluğumuzu yerine getirim huzur ve mutluluk duymak istiyorsak; başta Ensar Muhacirin kardeşliğini özümseyerek, insanlığımızı ve müslümanlığımızı bir şuur olarak yaşamalıyız. Zulme karşı çıkmak şuurlu yaşamakla olur. Bizim en büyük mefkuremiz zulme karşı durma, Allah’a kul olarak da şuurlu yaşamak ve Allah’ın rızasını kazanmak olmalıdır.

Ümit Gülbüz Ceylan 

11 Haziran 2014 Çarşamba

Bir Işık Hüzmesi; Hakikatin Kalplerdeki Tecellisi



İçeriye süzülen ve beni sarmaş dolaş içine alan, bu ışık hüzmesinin büyüleyici renk oyunları içinde gözüm kamaşmıştı. Işığın kaynağını anlamak için bakışlarımı bu parlaklığın nereden geldiğini görmeye odaklansam da, bir türlü başarılı olamıyordum. Turuncunun, sarının sayısız tonlardaki renk hüzmelerinin cam kaideden ve pencereden geçerken oluşturduğunu anlamış, rüzgarın hafif esintisiyle birini sarmalamak istercesine salınan perdenin bu renk oyununa eşlik ettiğini ancak idrak edebiliyordum. Bir Akdeniz, belki de bir Hint okyanusu kenarında bulunan bu mekan, beni gerçekliğin ötesine atmış gibi, ruhumun içinde başka bir alemin varlığını ortaya çıkarmıştı adeta.

Belki de bu gerçekliğin ta kendisiydi. Birden ayaklarımın yere basmadığını fark etmiştim ki; sihirli bir halının üzerinde duruyor ve havalanıyor gibi ayaklarım yerden tamamen kesilmişti. Otantik desenleri olan turuncu, sarı, bej renklerinin hakim olduğu bir kilimin üzerinde, ayaklarımın altından süzülen rüzgarın yumuşaklığını hissediyordum. Sanki mekan ve zaman kavramından öte, bedenim de yoktu benim için.

Ezelden ebede esen bu tılsımlı esintinin taşıdığı rayihalar, özümle, sözümle “Kalü Bela”dan kalan kutsal  bir anıyı tazeliyordu yüreğimde. Doğmadan ruhumun var olduğunu, ölmekle de ruhumun kaybolmayacağının bilincini bir kez daha şahit oldum diyebilirim. Bu mekansızlık ve zamansızlık algısı içinde beni tanımlayan, beni ben yapan, bir kimlik ve kişiliğimin belirtisiyle  ben bir düşün, bir öznesi ve bir öğesiydim sanki.  Bu iklimden şuurla yeniden canlanıp, dirildiğimde yüzümdeki beliren tatlı bir tebesssümün nice inançlı yüreklerde bir ışık hüzmesi ve kutsal bir nur gibi kabul gördüğünü söyleyebilirim. Bu hal hakikatin ta kendisi ve kalplerdeki tecellisiydi.


Ümit Gülbüz Ceylan

1 Haziran 2014 Pazar

Zordur Babasızlık Yükünü Çekmek

Bana topuklu ayakkabı al baba” Soma madeninde şehit olan işçilerden sadece bir tanesinin biricik kızıydı o. Babasının mezarına bıraktığı bir mektupta öyle yazmış babasına. Bilirim her kız çocuğunun hayalinde bir topuklu ayakkabı vardır. Ama hiçbir kız çocuğunun hayalinde babasının mezarına koyduğu bir mektupla bu isteğini dile getirmek yoktur. Kız çocukları çok duygusal, çok naif ve babalarına çok düşkündürler. Babalar da kızlarının gözlerinde adeta birer kahramandırlar. Zordur kahramanların ölümünü anlamak. Zordur her akşam eve ekmek getiren o dev adamın artık bir daha gelmeyeceğini bilmek. Her çocuk için zordur, acıdır, kabullenmesi güçtür ölümün gerçekliği. Ne büyük imtihandır ölüm. Oysa dağ gibidir babalar kızlarının gözünde hiç yıkılmayacakmış gibi. Ne yazık ki; artık hiç kimse kahraman babaların yerini tutamayacaktır bu yetimlerin gönlünde.

Bir tarafta dul kalmış madenci kadınlar için hayat çetin olacak. Sanki bu matem bir ömür boyunca yüzlerinden okunacak, yüzler bir daha gülmeyecek, karalar bağlanılacaktır artık.  Bir tarafta boynunu bükmüş öksüz kalmış erkek çocuklar...Yıllar geçse de özlem derinleşecek, öksüz kalan her erkek çocuk, babasını arayacaktır ama; bundan böyle erkek çocuklar kendisini bir baba yerine koyacak, evin erkeği olacaktır artık.

Kız çocuklarının gözünde bir başkadır babalar. Baba güven demektir, baba güç demektir, baba en önemlisi de aşk demektir. Babasının gözlerinde görür annesine olan aşkı, bağlılığı. Böylelikle babasından öğrenir gerçek aşkı. Zordur babasız kalmış kız çocuğunun aşkı öğrenmesi ve bilmesi.  Sadece babasının annesine olan aşkı bilip görürken, başka gözlerdeki aşka bakmaya cesaret edebilir mi kendisi? “Bana topuklu ayakkabı alacaktın baba” derken sanki büyümüş de küçülmüş, küçük bir çocuktu kendisi. Büyüyünce topuklu ayakkabı alacaktı babası kendisine. Mahzun ve masum bakışlarıyla, büyük bir hüzün çöktü kızcağızın küçücük yüreğine. Babasının kocaman yüreğini nasıl sığdırmalıydı küçücük yüreğine. Zordur babasızlık yükünü çekmek. Bir iç çekti derinden; bir damla göz yaşı süzüldü birden gözlerinden. Bir çift topuklu ayakkabı geçirdi içinden. Babasından kalan bir hatıra olmalıydı. Belki de büyüdüğünde babasızlık yükünü bir çift topuklu ayakkabı taşımalıydı. Belki de topuklu ayakkabı kırmızı olmalıydı.

Ümit Gülbüz Ceylan

29 Nisan 2014 Salı

Hayır İçin İstişare Et; Besmele Çek!

Bizim kültürümüzde İslam inancı gereği istişare etmek önemli bir yer tutar. İstişare etmek, besmele çekmek kadar önemlidir. Köylerde ihtiyar heyetleri, önemli kurum ve kuruluşlarda danışma heyetleri gibi oluşumları birer örnek olarak verebiliriz. Ailelerimizde büyüklerimiz istişare etmeyi ihmal etmezler ve gereğini yerine getirirler. İstişare etmek eskiden daha sıkça yerine getirilirdi. Bir büyüğe danışmak, bir bilene ve işin ehline başvurmak, bir konuyu istişare etmek çok değerli bir olgudur.

Sevgili Peygamberimizin de bir iş için, en az on kişiye danıştığını kaynaklardan öğreniyoruz. İstişare kelimesini etimolojik olarak incelediğinizde de ilginç bulgulara ulaşıyoruz. İstişare kelimesinde karşımıza hayır, iyilik ve güzelliği talep etmek anlamları çıkıyor. “İstişare pişmanlığa kaledir”, “İnsanı pişman eden kendi görüşündeki ısrarıdır” diyen hadisi şeriflerin de üzerinde düşünülmesi gerekir.

Günümüzde maalesef istişare müessesesi neredeyse unutuldu gibi. Çünkü kullandığımız kelimeler azaldıkça onların fiili de maalesef hayatımızda yerini unutup gidiyor. Oysa her işi ehline danışın diyen büyüklerimizin sözleri boşuna değildir. Bir taraftan da, işin ehlini görüp, anlayacak kimseler bulmak, artık günümüzde neredeyse imkansız hale geldiğini söyleyebiliriz. Her ne olursa olsun; istişare etmeden atılan her iş boşa harcanan emek, para ve zaman demektir.

Akıl ve fikir sahibi, düşüncesi berrak olan insanlarla bir araya gelerek istişare etmek çok önemlidir. Dost olan ve kendisinden emin olduğumuz kişilerin fikirlerine mutlaka başvurulmalıdır. Böbürlenen, kibirli ve burnu havalarda olan kişilere karşı dikkatli olunmalıdır. Zeki, akıllı ve sorumlu olan kişiler, alanında ehliyet sahibi olan kişileri bulur.  Danışmaktan da geri kalmaz ve bu sayede başarıya ulaşır. Zira her başarının ardında mutlaka liyakat sahibi tecrübeli insanlar bulunur. Sözün kısası; “Bir işe başlarken besmeleyle başlanmalı, bir işe başlamadan da mutlaka istişare edilmelidir”.


Ümit Gülbüz Ceylan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...