4 Temmuz 2013 Perşembe

Yaz Tatili ve Çocuklarımız




Melike Türkan Bağlı 
Yrd. Doç Dr. Eğitim Bilimleri Uzmanı

Maalesef çocukların okulda ve okul dışında derse, ödeve ve çalışmaya boğulduğu ve bunun giderek normalleştiği bir çağda yaşıyoruz. Halbuki tatil ve dinlenme çok önemli... Çocukların dinlenmeye hakları ve ihtiyaçları var. Tatilin onların hakkı olduğunu kabul ederek, onları dinlendirecek ve eğlendirecek faaliyetler için onlara izin vermek gerekiyor. Oyun, her yaştan çocuk için, hatta yetişkinler için, çok önemli bir faaliyet. Çocukların birbirleriyle etkileşim kurarak oyun kurmalarını sağlamak için onlara yetişkinler yardımcı olabilirler ve onlara kendi çocukluklarında oynadıkları oyunları öğretebilirler. Zira günümüzde çocuklar, teknolojinin günlük hayatta oynadığı rolden ötürü bilgisayarların ve tabletlerin sunduğu yalnızlaştırıcı va hareketsizleştirici -ve maalesef bir kısmı da şiddet içeren- oyunlara yöneliyorlar. Elbette teknoloji bugünün çocuğun hayatının doğal bir parçası; ancak dikkatli bir şekilde ve kontrollü olarak kullanılmalı. Bu bakımdan, uzun süreler televizyon izlemek de çocuklar için çok sakıncalı.

Günlük programlar, özellikle ilkokul çocukları için çok işlevsel olabilir. Bu programı çocukla birlikte oluşturmak ve içine oyunu, kitap okumayı, ders tekrarlarını ve dinlenmeyi dahil etmek yerinde olacaktır. Çocuklar, "gerçek" işlerde işin bir parçası olmaktan zevk alırlar ve kendilerini "anlamlı" hissederler. Dolayısıyla onları, kendilerine uygun ev işlerinde "gerçek" görevlerle görevlendirmek iyi olacaktır.

Şehvar Tükek  
Halkla İlişkiler (Dört kız annesi)

Dört çocuk annesi apartmanda oturan bir anne olarak yaz tatilleri benim için ''Tatil'den ziyade yorgunluk ve boşluk. Çocukların tatil yapmalarının gerekli olduğunu hiç düşünmüyorum. Onlar akşam çok yorgun yatıp sabah sanki gece baygın düşen kendileri değilmiş gibi üstün bir enerji ile ayağa kalkabilen varlıklar. Tüm gün okulda, sporda olup eve geldikleri 5. dakikada sıkılabilen çocuklar. Hele anne çalışıyorsa nasıl vakit geçirileceği büyük bir sıkıntı haline dönüşür. Keşke okullar hiç tatile girmese, yaz olunca yeni bir müfredatla devam edilse. Yaz saati uygulamaları gibi...

Yaz okulları yok değil elbette var. Para verebilecek olan için bolca var üstelik. Ancak çocuk sayısı arttıkça bu maliyet zor karşılanabilir ve hatta hiç karşılanamaz oluyor. Parasız gidilebilecek yaz okulları elbette mevcut ancak az ve kalabalık.  

Çocukların kış boyu öğrendikleri bilgilerin mutlaka yazın üzerine bilgi eklenmese bile aynı kalması, unutulmaması için gayret gösterilmeli. Bu da bir eğitmen ihtiyacını doğuruyor. Anne olarak bu görevi üstlenmek diğer görevlerle birlikte çok kolay olmuyor. Spor elbette hayatımızda önemli yer tutmalı, çocuklar sadece yazın değil, kışın da spor yapmalı. Bundan hareketle kışın çok derse ek olarak spor, yazın da çok spora ek olarak ders yapabilme ve bunu da ücretsiz yapabilme imkanı hayal ettiğim bir durum. İnşallah çocuklarım ilkokulu bitirmeden böyle bir imkan yakalayabilirim.
..........................
Not: 
Yaz tatilini çocuklarımızın daha iyi geçirmeleri, aynı zamanda gelişmelerini sağlayacak küçük de olsa eğlence ve dinlencenin yanısıra değerler eğitiminde kültürel kazanımlar elde edilmesinde bir fırsat olarak görebilmeliyiz.

Aysha yaşam ve sitil dergisinde eğitimden kültüre, sağlıktan turizme, tekstil ve modadan gıda ve mutfak kültürüne kadar hayata dair paylaşımlar var. "Tebessüm" sayfasıyla  www.ayshadergi.com'da izleyicilerimizle buluşuyoruz. 

27 Haziran 2013 Perşembe

Mahmut’u Annesi Zanneden Kuzu


Gökçeada, kafa dinlemek, şehrin keşmekeşinden kurtulmak için bir sığınak. Rüzgârı insanın içine su serperken, tertemiz denizi ruhunuzu yıkıyor. 
Burası kıraç tepeleri ve yer yer ağaçlandırılmış yamaçları ile adeta uzaktaki bir huzur adası. Kıyıları dünyanın nice güzel köşelerini aratmayacak kadar, insanı içine çekerek kekik kokuları ile bizi aslında ait olduğumuz ruh iklimine taşıyor. Ada’nın sahilden biraz içerideki merkezi dışında, yerli halk ile pek karşılaşmıyorsunuz burada. İnsandan daha çok koyun, kuzu, keçi ve oğlak ile yolunuz çoğu zaman kesişebiliyor adada. İşte anlatmak istediğim konu da tam burada başlıyor. Tatil için gittiğimiz Gökçeada’nın Aydıncık Plajı mevkiinde kaldığımız otelde bir kuzu vardı. Mekanın bir çalışanı, görevlisi gibiydi. Tabi şehirde alışık olmadığımız bir şeydi bu. Bu sevimli küçük beyaz kuzu, oradan oraya zıplarken hep birinin peşinden koştuğunun farkına vardık. Bu kişi, bu bu otelin işletme görevlisi Mahmut’du. Mahmut, uzun boylu esmer, çok da uzun olmayan kıvırcık saçlarıyla bir Doğu Anadolu genci izlenimi veriyordu. Mesafeli ama saygılı bir duruşu olan bu genç, sert görüntüsünün aksine peşinde koşan bu kuzuya gösterdiği şefkati de pek açığa vurmadan işinin arasında onu da kollayıp gözetmeyi ihmal etmiyordu. Kuzu, Mahmut’u bir an gözden kaybetmeye görsün; başlıyor hemen "meeeeeeeeee, meee, meeee" diye acı acı bağırmaya. Akşamüstü Mahmut denize girdiğinde, o da sahile gelip deniz ile kumun kesiştiği noktada duruyor ve Mahmut’a seslenircesine acı acı meliyor. Bazen Mahmut onu kucağına alıyor ve denize beraber giriyorlardı. Çoğu sabah kamelyanın altındaki yastıkların üzerinde beraber uyurken gördüm. Mahmut’un elinden pet şişeye geçirilmiş bir emzikten sütünü keyifle içiyordu. Sonradan adının Körbi olduğunu öğrendiğimiz bu kuzunun sadece bir aylık hikayesi vardı. Körbi, bir ay önce yeni doğmuş bir yavru iken, Mahmut tarafından bulunmuş. Annesini etrafta göremeyen Mahmut kuzuyu sahiplenmiş. Kuzucuk, ne bilsin; ha annesi, ha Mahmut. Onu kim doyurup başını okşadıysa, kimden şefkat gördüyse annesi oydu Körbi için. 
Demek ki; hayatın menşei sevgidir. Sevgi ilgiyi getirir. Kuzu bile ayrım yapmadan, anne diye bir insanın peşinden koşabiliyor. sevgi, şefkat, merhamet olduğu sürece saksıda kuruyan çiçek bile  yeniden yeşerebiliyor. O zaman insan  ve toplum olarak birbirimizi ayırıp, bölmeden, kalpleri kırmadan bir gönül medeniyeti niye kurmayalım. Eğer sevgi, şefkat, merhamet varsa bütün yüzler gülecek ve gülümseyecektir.
Ümit Gülbüz Ceylan

20 Haziran 2013 Perşembe


Durmak yok; yürümek var. 
Ömür bir maratondur; 
Ölüme koşmak var. 
Ölüm, sizin bildiğiniz ölüm değil; 
Hakikatin sonsuzluğunda 
Sevgiliyle  buluşmak var.

Ümit Gülbüz Ceylan

Şeker Pembesi


Kırmızıyı severiz. Kırmızıdan mülhem şeker pembesini daha da çok severiz. Şeker pembesi masum bir çocuğun gülüşü gibidir. Kız çocuklarımızın sevdiği renk kırmızıyla şeker pembesidir. Kırmızı ve pembe üzerinde beyaz puantiyeler daha da çocuksu duyguları, ruhumuzda taşıyoruz demektir. Giyim kuşamda bembe babet ayakkabılar, yazın özgürlüğüne göz kırpan,  en gözde aksesuardır. Pembenin şekerle buluşması gibi, tebessümün getirdiği mutluluk gibi.

Ümit Gülbüz Ceylan

12 Haziran 2013 Çarşamba

Yaratandan Ötürü...


Biz  insanlar sadece canlılara değil, canlı cansız bütün varlıklara karşı sorumluyuz.  Kullandığımız herhangi bir eşyaya karşı da insani ve vicdani olmalıyız.  Başka şeye kızıp, cep telefonumuzu fırlatıp atamayız. Sinirimizi ondan alamayız. Taşı bile ayağımızla tekmeleyemeyiz.  Gün gelir o taş ayağımızın altınad yol olur.  Gün gelir telefonumuzdan müjdeli  bir haber alır, seviniriz. Onun için bütün canlı ve cansız varlıklara karşı saygılı olmalıyız.  Eşyanın bir varlık amacı vardır. Yaratan onu  bir hizmet için yaratmıştır. Yaratandan ötürü de  yaratılanları severiz. 

Ümit Gülbüz Ceylan

3 Haziran 2013 Pazartesi

Tebessüm'le Aysha Dergide'yim


ALBERT BENOZİYO  İşadamı

- Hayatta sizi tebessüm ettiren şey veya şeyler nelerdir?
- Sorduğun bu soru beni kendimi sorgulamaya sevk etti. "ben tebessüm ediyor muyum?" eşime öyle olup olmadığımı sordum, o da hiç asık suratlı olmadığımı söyledi, halbuki ilk eşim beni asık suratlılıkla itham ederdi. Zaman içinde neyin değiştiğini düşündüğümde ise ; sorun ve problemlerimin artık eskisi kadar zor olmadığını fark ettim. Bunu da kendimle çok daha barışık yaşamakta olduğumu, eski hırs ve beklentilerimden kurtulmuş olduğuma yordum. Dolayısıyla ; sevdiklerimle olmak, dünya güzelliklerinin şahidi olabilmenin doğal neticesi tebessümdür diyebilirim.
- Hoşgörü deyince aklınıza gelen ilk isimler nedir? Toplumda hoş görünün bozulmaması için fertlere düşen görev nedir?
Hoşgörüye gelince akılıma ilk gelen RABimdir. Ve hiç şüphesiz onun istekleriyle hakikatine inanarak yaşayanların da sergileyeceği hoşgörüdür. Önemli olan karşındakini suçlamadan kişinin önce kendisini sorgulayabiliyor olmasıdır veya nefsinizin kendinize biçtiği kıymet kadar karşınızdaki de değerlidir. Son zamanlarda gazetelerde okumakta olduğumuz şiddet ve cinayet olaylarının temelinde hoşgörüsüzlük vardır ve bunlar eğitimsizlik veya yanlış eğitimdir. Tabi faturayı devlete kesmek mesuliyetten kaçmanın kolay yoludur. Hoşgörünün aile içi eğitim ile erken yaşta kazanılabileceğine inanmaktayım ve bu özellikle kadınlarımızın daha iyi eğitilmesi şarttır.

GÜLBEN ERGEN
Sanatçı
- Hayatta sizi tebessüm ettiren şeyler nelerdir?
- Mutluluğun her türlüsü beni gülümseyin belki de her insan için geçerlidir bu cevap ama sevindirmek sevinmeden daha kıymetli benim için. Yaşayan her türlü canlıyı sevindirmenin kıymeti, değeri o kadar üstün ki...
- Çocuklar Gülsün projesiyle ülkenin dört bir yanında kreşler kuruyorsunuz.  Çocuklar Gülsün projenizin ismi çok anlamlı. Tecrübenize dayanarak soruyorum; sizce çocukları güldüren şeyler nedir?
- Çocuklar Allah'a o kadar yakın, o kadar lekesiz, yıpranmamış, yalana, paraya, kaygıya bulaşmamış canlar ki herşeyler mutlu oluyorlar. Bir kedinin süt içmesini izlemekten, bir plastik toptan, gökyüzüne salınmış bir uçurtmadan, bir zürafanın boyunun uzun olmasından, bulutların gökyüzüne dizilmesine kadar herşey çocukları mutlu eder. Açtiğimiz Anaokulları öyle uzak köylerde ki, yaşam dağların arasında saklı... Ve sevinç çok ucuz. Büyük şehirlerde gördüğümüz ama görmezden gelecek kadar çok gördüğümüz her renk orada gökkuşağı...Fırsat eşitsizliğinin en yakışmadığı varlık çocuklar. O sebeple Çocuklar Gülsün Diye :)

ZAHİDE ÜLKÜ BAKİLER
Yapımcı - Spiker
- Hayatta sizi tebessüm ettiren şeyler nelerdir?
- Hayatta en çok tebessüm ettiğim şey, bir çocuğun gülümsemesidir. 
- Hoşgörü deyince aklınıza gelen ilk isimler nedir? Toplumda hoş görünün bozulmaması için fertlere düşen görev nedir?
- Mesleğimi soranlara (televizyoncu demek daha doğru olabilir. Çünkü yapımcılık da yapıyorum) işimi söylediğimde ya yüzümü bir yerlerden tanıdıklarını söyleyenler oluyor. Ya da hangi kanalda, saat kaçta program yaptığımı soruyorlar. İlk zamanlarda başörtülüler ekranda daha azdı. Bu sebeple şaşkınlık hakimdi. Daha ziyade kişisel sorular soruyorlardı. Şimdi insanlar ekranlarda başörtülüleri görmeye alıştılar ve şaşkınlık yerini daha nesnel sorulara bıraktı. Bu, çok sevindiren bir durum... "

OMİD SAFİ 
ABD’li Akademisyen
- Hayatta sizi tebessüm ettiren şeyler nelerdir?
- Mütebessim yüzlüyümdür, sık sık da gülerim Elhamdülillah. Galiba bunun sebebi, çocuk tabiatlı olmam. Hayatta öğrendiğim birkaç şey benim için bir lütuftur ama kalbim her şeyden zevk alan bir çocuk kalbi gibidir. Beni en çok tebessüm ettiren şey, çocuklarımdır. Nazar değmesin, melek gibiler.  Ellerini tutmak, onlara sarılmak, yüzlerindeki bir tebessüm, dalgalı saçlarındaki küçük bir ayrıntı, kocaman kahverengi gözleri veya burunlarının şekli beni tebessüm ettiren şeylerdir. Bizi yaratan ve bize aşkı bahşeden Allah’ı düşündüğümde de tebessüm ederim. Bu dünyaya ve ahirete rahmet olarak gönderilen Hazret-i Muhammed’i düşündüğümde tebessüm ederim, Elhamdülillah. Hocalarımı, anne-babamı, Cemalnur Hoca’yı, Hz. Mevlânâ’yı düşündüğümde de hep tebessüm ederim.
- Hoşgörü deyince aklınıza gelen ilk isimler nedir? Toplumda hoş görünün bozulmaması için fertlere düşen görev nedir?
Çok güzel bir soru. Bazen ruhumu yorsa da, anlaşılmak diye bir sorunum yok. Keşke insanlar bu dindeki güzelliği görebilseler. Keşke Allah’ı Rahman ve Rahim olarak, ve Hazret-i Muhammedi de rahmetel lil âlemin olarak görebilseler. Bunların yerine sık sık sorulan sorular şiddet, cihad ve kadına baskı ile ilgili oluyor. Bu anlamda, bu benimle ilgili bir sorun değil, İslâm ile Allah ile, Peygamber ile ilgili bir sorun değil. Sorun, insanların kafalarındaki “tasavvur” sorunu. Hepsine huzur, özgürlük, eğitim ve aşk diliyorum ki böylece herkeste var olan iyiliği ve güzelliği inşallah görebilsinler.

FERDA YILDIRIM
Yapımcı - Spiker
- Hayatta sizi tebessüm ettiren şeyler nelerdir?
- Bir başkasının tebessümü beni tebessüm ettiren şeylerin başında geliyor... Eğer bir şeye üzülmüşsem, stres altındaysam veyahut moralim bozuksa yüzüne tebessüm yayılmış birini gördüğümde bende yeniden hayata bağlanıyor ve tebessüm etmeye başlıyorum...
- Hoşgörü deyince aklınıza gelen ilk isimler nedir? Toplumda hoş görünün bozulmaması için fertlere düşen görev nedir?
- Bu durum mesleğin cilvelerinden. Aslında son derece tuhaf bir durum olsa da profesyonellik gereği eğer moral bozucu bir haberin ardından gülümseten bir haber geliyorsa, tebessüm etmek zorundasınız ya da tam tersi. Fakat ben böyle durumlarda zoraki bir gülümseme yerleştirmiyorum suratıma. Çünkü bu çok belli oluyor yayında. Eğer bir önceki haber canınızı sıktıysa izleyici de bunu bilmeli. İlle de moral bozan bir haberin ardından gülümsemek zorunda değilsiniz...

Ümit Gülbüz Ceylan


2 Haziran 2013 Pazar

Tebessüm'le Merhaba!.



Bir başlangıç noktasındayız bugün.. Havva ile Adem’in buluştukları gibi.. Dünyaya gelen bir bebeğin ağlaması gibi, hasta yatağında yatanın iyileşmeyi beklemesi gibi. Mutluluk, sevinç, zafer, belki de hüzün ve hayal kırıklıklarının bizi güçlendirmesiyle buradayız bugün. Bir başlangıç yapıyoruz tüm olumsuzlukları geride bırakarak bugün. Yeniden doğuyoruz küllerimizden. İnancımızın gücüyle dimdik varlığımızı yapılandırıyoruz yeniden. Sevincimiz; hayatımızı aydınlatan, her düşğümüzde elimizden tutan O’nun tebessümündendir. Hüznümüz; O’nun rahmet yağmurundandır.

İnsanız ya; umutlarımızla yaşarız.. Bin kez düş kırıklığı yaşasak da, bir kez umut ışığı yakaladığımızda, tekrar dimdik ayaktayız. O bilir ki; bizim için neyin hayır, neyin şer olduğunu. O'nun tayin ettiği takvim geldiğinde de, yüzümüzün güldüğünü de biliriz. Önce biz biz olduk. Bizi biz yapan değerlerle buluştuk. Bize inanmayanlar, bizimle yüreği atmayanların sözüyle değil; özümüzdeki iman ve ihlasla bir çınar gibi kök saldık her mevsimde. Bizi üzenlerin, her fırsata bizi örseleyenlerin önünde omuzlarımızı dik tuttuk,düşürmedik. Şimdi yeni bir gündeyiz. Yeni bir devirdeyiz. Bir Besmeleyle sayfamızda, dostlarımızla birlikteyiz. Bu  sayfada yazarız,bu sayfada çizeriz, bu sayfada hayatın fotoğrafını çekeriz. Bir iletişim dili oluşturur, tebessüm ederiz. 

Tebessümdür bizi ayıran diğer yaratılanlardan.. Tebessümdür kucaklaşma ve kaynaşma.. Tebessümdür acıyı bal eden.. Tebessümdür samimiyet.. Tebessümdür  Yaratıcının en büyük armağanı.. Tebessümdür en büyük sadaka.. Herşey güzel olacak; "Tebessüm"le merhaba!.. 

Ümit Gülbüz Ceylan

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Samimi Ol, Asla Laubali Olma!..


Bundan yıllar evvel babam yurtdışından kesin dönüş yapıp İstanbul’a yerleştiğimizde şöyle bir şey demişti. ”Samimi ol ama, asla laubali olma!” Bu sözü İstanbul’da okula başlayacağım günün arifesinde söylemişti. Henüz genç kızlık dönemine giriyordum. Başka bir ülkede altı yıl okumuş, şimdi ise kendi ülkemize dönmüştük ve ben okula başlayacaktım. O zaman babamın  söylediği sözün ne anlama geldiğini tam olarak anlayamamıştım. Ancak daha sonraları babamın bana söylediği sözü anlayacağım olayları bariz olarak yaşadım. Okula ilk başladığım gün sanki babam olacaklardan haberdarmış gibi, daha sonraları arkadaşım olacak olan sınıf arkadaşım, sırtıma bir şaplak patlatarak benimle tanışmak istediğini ifade eden bir davranışta bulunmuştu.

Doğal olarak ben öyle bir hareketten hiç hoşlanmamış, önce kızın suratına anlamsız bir ifade ile bakarak onunla aramıza bir mesafe koyma gereğini duydum. Zaten yaradılış olarak da mesafe koyan ve laubaliliği sevmeyen bir insan olmama rağmen, babamın bu uyarıyı bana yapmasını anlamlı buluyordum. Samimiyet elbette iletişim için esastır. Samimiyetin olmadığı yerde iletişim bozukluğundan bahsedilebilir. Samimiyetin olduğu yerde dostluk, sevgi, güzellik, mutluluk gibi  olumlu duygular tezahür eder. Samimi davranmak ile sınırı aşıp ciddiyetsizliğe varan bir tutum göstermek aynı şey değildir. Samimiyet ile laubalilik arasında ince bir çizgi vardır. Mesafeyi korumak her zaman samimiyetinizi korur. Samimiyet hak ihlalini önleyen bir değerdir. Aslında sadece samimiyetinizi değil mesafeli olmak her türlü dedikodudan, iftiradan da insanı korur. Sınır koyamayan insan maalesef çoğu zaman kendini aklayamayacak durumlara düşebilir.

İnsan ilişkilerini belirli bir mesafe içinde yürütürse kendi fikir, davranış ve düşüncelerini de daha iyi kontrol edebilir. Aksi takdirde samimiyet içine laubalilik girdiği zaman suistimale uğramak her zaman mümkündür. Davranışlarımız hep bir ölçü içinde olmalı ve kendimizi tartarak ilerlemeliyiz. Karşımızdaki insanlarla da görüşmelerimizi saygın bir ölçü içinde devam ettirmeliyiz. O zaman zan altında kalmaz ve sıkıntı yaşamayız.

Ümit Gülbüz Ceylan

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Yorgunluğun Vicdani Boyutu


Arzın binlerce metre derinliklerinde kömür çıkartan bir maden işçisi, ya da demiri potasında eriten yorgun bir haddahane işçisi gibi değilim. Firavunların piramitlerine taş taşıyan binlerce  ırgattan biri de  değilim. Ne bir işçiyim, ne bir ameleyim; sadece yorgunum... Yorgun bir anneyim. Omuzlarımdaki yükün altında eziliyor, sıkışıyor, sanki nefes alamıyor gibiyim..

Yüküm ağır benim; geleceğimi taşıyorum bugünden yarına. çocuklarımla birlikte sorumluluklarımla. Bir hayat kurdum aile olma zenginliğinde,  anlamak ve anlaşılmak için, bir iletişim kuramı içinde değer bulmak ve değer vermek için. Yürekten gelen bir bakış, bir dokunuş, bir söz için paylaşımların en güzelidir tebessüm etmek, tebessümle kabul görmek için. O zaman hiçbir yük ağır gelmez hiçbir insana tek başına. Çünkü o zaman insan yanlız değildir. İşte o zaman insan kendini sevgi çemberinde bulandır. İşte o zaman insan inancıyla ve umuduyla yaşayandır. 

İnsan olmak demek, aynı zamanda insanın vicdanıyla yaşması demektir. Vicdan varsa sevgi, vicdan varsa  şefkat, vicdan varsa merhamet vardır demektir. Vicdan varsa birlik beraberlik ve bereket var demektir. Yorgunluk, bitkinlik, yoksulluk, yalnızlık asla yok demektir. 

Ümit Gülbüz Ceylan

11 Nisan 2013 Perşembe

Yorgunluklarımız Ayrıntılarda Gizlidir.


Gün içinde her günkü rutin koşuşturmalarımız biz anneleri fevkalade yoruyor. Dışarıdan bakıldığında “Aman canım ne var ki” denebilecek türden gibi görünebilen hayatımız, erkekler ve babalar nezdinde böyle düşünüldüğünden de eminim. Çünkü biz kadınlar ince ayrıntılara olan hakimiyetimizle başarıyoruz iyi çocuklar yetiştirmeyi. Ev, çocuklar, alışveriş, yemek derken tüm bu basit kelimelerin içine girdiğimizde, bir kelimeden bin tane permütasyon yaratabiliriz. İşler göründüğü gibi basit değildir. Elbette olayları basite almak ve gözümüzde büyütmemek lazım. Zaten yeteri kadar ağır yük varken üzerimizde, işleri çıkmaz sokağa sokmamak da gerekir. Ancak biz annelerin yükünü hafifletecek yegane şey, sadece anlayışlı bir bakış ve bir dokunuştur. “Bize madalya takın” da demiyoruz ama “Yüreğimize de su serpin sevgili eşler.” Günümüzde büyük şehirlerdeki kadınlar birer eş olmanın da yanı sıra, ekonominin de içinde birer nefer gibi çalışıyorlar. Kimisi fıtratına ve meşrebine  göre bir meslek seçebilmişken, birçok kadın da maalesef mecbur kaldığı işi istemeye istemeye yapmaktadır. Bu kadın erkek için değişmiyor. Sevmediği işi yapmak zorunda kalanlar, bir nevi psikolojik travmalar da yaşayabiliyorlar. Bütün bunlar daha iyi bir gelecek için yapılıyor. Kadınlar anneanelerimiz, hatta annelerimiz gibi artık sadece birer ev hanımı değiller. Çalışma hayatlarıyla birlikte bir de evin ve çocukların sorumluluğu yine annelerin üzerindedir. Her ne kadar eşit sorumluluktan bahsedilse de, kaç tane erkek akşam üzeri eşine yardım edebilmek için planlar yapıp alışveriş listesini önceden oluşturuyor!.. Veya kaç eş, eşine akşam çocuklar yattıktan sonra, onu anladığını ifade eden konuşma yapıp, eşine nasıl destek olabileceğini sorup yüreğine merhem oluyor. Hep kadınlar önceden bir şeyleri planlamak ve eşlerini kendisine yardım etmeye teşvik edecek planlarla kafa yoruyorlar. Küçük  ayrıntıları görebilmek ve algılayabilmek için mutlaka bir gözlük, bir mercek ve bir mikroskop gerekmiyor. Eşimizde, çocuklarımızda ve palyaştığımız ailemizle ilgili her tür değerlerde birliktelikte olmak işin esasını oluşturuyor. Sadece güzellikler değil, sıkıntılar da birlikte aşıldığında bu hayat o zaman anlam kaza kazanır. Yoksa tek taraflı hayat bütün yükünü bir kişiye yükleyecektir. Yorgunluk yorgunluk üzerine gelerek, duyarsızlaştıracaktır. Oysa birlikte plan, program yapmak, birlikte geleceğe daha vizyoner bakmak, sürekli birlikte güncellenmek, birlikte gelişmek, sevgiyi de kaynaşmayı da diri tutacaktır. O zaman insan değerli olduğunu anlayacaktır.

Ümit Gülbüz Ceylan

7 Nisan 2013 Pazar

Hayata İyi Taraftan Bakmak


Bir gün gelecek, gelecek olan   bir gün de bitecek.Hayatımıza geriye doğru baktığımızda sevinçlerle birlikte umutlarımıza kavuştuğumuz günlerin anısı kalacak. Üzüntülerin yerini unutulmuş hayallere bırakacak. Hayal meyal hatırladığımız, çırpınıp durduğumuz, zehir zemberek acılar içinde kıvrandığımız zaman dilimi hayatımızın unutulmuş tozlu raflarında kalacak. İyi ve kötü anılardan ancak iyiler hatırlanacak. Tıpkı iyi insanlar gibi kalplerde yerini bulacak.. İyilikler ve iyiler sahneden hiç inmeyecek. Ödül kazansalar da kazanmasalar da, gün gelecek tüm ödülleri iyiler ve iyilikler toplayacak. İşte bu yüzden her şeye iyi yönünden bakabilmeyi iyi görebilmeyi başarabilirsek eğer, bizi unutulmayacak bir armağanla ödüllendirecek Yaratan. Kesin hüküm bildirmek haddime düşmez ama, iyi ve iyilerden olabilmek için, birbirine karışmış doğru ve yanlışların içinden  doğrulardan birini seçmeli insan. Yüreği vicdanıyla bütünleşmiş bir ruh taşıyan insan iyi yoldan gitmek ve iyilik yapmak ister. Bunun aksini insani ve vicdani açıdan hiçbir ruh kötülükleri istemez. Çünkü insan iyilik ve güzellik üzere yaratılmıştır. Yaratan güzel olanı sever. Bir karanlık ruh varsa eğer kötülüğe bulaşmış, bu da iyiliğin ortaya çıkması içindir. Kötülükten uzaklaşmanın panzehiri de iyiliğin varlığıdır. İyilik varken kötülük içinde ollmak akıl karı değildir. Her şeyde iyi olanı görebilen iyilikle, her şeyde kötüyü gören ise kötülükle veya karanlıkla karşılaşır. Olumsuzluklar çabuk unutulur, yeter ki yerini güzel günler alsın. Onun için hayata hep güzel tarafından bakmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Biliyorum zamanla unutulacak hırslar, zararlar, kayıplar... Çünkü bizim kötü dediğimiz şeylerin daha kötüleri  de var.

Ümit Gülbüz Ceylan

29 Mart 2013 Cuma

Beklememeyi Öğrenmek


En sevmediğim şeylerden biri olan beklemek ve bekletilmek, insanın sabrını zorlayan bir durumdur. Bu öyle bir beklemedir ki; son aşaması da insanı umutsuzluğa sürükleyen bir duygudur. Normalde birçok insan benim gibi bu tür duyguları yaşadığını tahmin edebiliyorum. Karşımızdakine her tür hoşgörüyü göstermemize, küçük küçük uyarı niyetinde bir takım şeyleri hatırlatmamıza rağmen bir sonuç alamayız. Tam tersine beklentilerimizle muallakta kalırız. Boşlukta kalmak demek, hiç bir yöne hareket edememek ve beklemekten başka çare olmadığını düşünmeye başlamak demektir. Oysa beklemenin de  bir sonu ve sonucu olmalıdır.

Her insanın bir hoşgörüsü ve bir tahammül noktası vardır. Aslında bu her kişi için kimlik, kişilik ve değerleri açısından farklılık göstermektedir. Karşı tarafın niyetini okumaya başladığınızda, basiretiniz ve ferasetinizle hareket etmenizin zamanı gelmiştir. Bunu da bir sınav olarak kabul edersek, bunun bir sonraki aşaması da artık beklememeyi öğrenmektir. Tam yeri ve zamanında kimliğini, kişiliğini, bütün değerlerini ortaya koyarak muallakta kalan meseleyi çözüme kavuşturmaktır. Artık nezaket ve kibarlık göstermek yerine, profesyonelliğin gereği her neyse ona göre ilişkileri yeniden konumlandırmaktır. Bu aynı zamanda karşımızdaki kişinin bize olabileceğini düşündüğümüz algılarını da değiştirecektir. İtibar kaybeden asla biz olmayacağız. 

Sabrın ne olduğunu, hayatım boyunca nelere katlandığımı ve neleri beklediğimi ben çok iyi bilirim. Neye inandıysam, neye bağlandıysam, iyilikleri, güzellikleri ve doğrulukları paylaşmayı bilenlerdenim. Son zamanlarda, söz verildiği halde bir yerden gelecek cevabı beklememeyi de öğrendim. İşimi titizlikle takip eder, ilişkilerimi ona göre konumlandırırım. Karşı taraf istediği gibi hareket edebilir. Benim için bu saatten sonra beklememeyi öğrenmenin rahatlatıcı bir durum olduğuna idrak ettim. Söz veren, sözünü askıya alan, sözünü tutmayan, ikili ilişkileri zedeleyen kişiler bundan sonra kendileri rahatsız olacaktır. Rahatsız olan kişiler bekleyenler değil, ancak söz verip karşısındakini bekletenler olacaktır. Gereksiz yere beklememeyi öğrenmek de bekleyenler için bir kazanım olacaktır.

Ümit Gülbüz Ceylan

25 Mart 2013 Pazartesi

Bütünü Görebilmek


Hayatımızda bugüne kadar yaptıklarından veya yapamadıklarından dolayı bir üzüntü duydun mu diye sordu bir yakınım? Bu soruya öncelikle tebessüm ettim. Daha genç yaşlarımda yapmak istediklerimden veya yapamadıklarımdan dolayı üzülmüş, kırılmış olsam da, hayatın bana kazandırdığı herşeyi kendim için, değerli bir  tecdübe olarak saymışımdır. Yaşadıklarımızı kaderimizle özetleyebiliriz. Yaşadıklarımızdan kendimizi motive eden değerleri hiç bir zaman da hayatımızdan çıkartmak istemeyiz. Belki de bizi dengede tutan en büyük dayanaklarımızdandır.  

Bugün baktığımızda bambaşka bir manzara görebiliriz. Herkes kendisi için hazırlanan  haritayı bir bütün görebilir. Ben de; önceki yaşadıklarımın aslında haritanın doğru parçalarını oluşturmak için olduğunu bilmiyordum. Ancak yaş ilerledikçe ve tecrübe edindikçe yaşadıklarımızın haritayı tamamlayabilmek için bir yapbozun parçaları gibi, girinti ve çıkıntılarımızın törpülenmesi için gerekli olduğunu anlayabiliyorum. Kader değişmeyeceği için geçmişe dair bir üzüntü taşımak; "Ah keşke" diyeceğim hiç bir şeyim olmadı. Yaşanması gereken yaşanmıştır. Çünkü daha güzel bir hayat için olmuştur olanlar. 

Gelecekte  mutlu olabilmemiz için, kuş bakışı bakabilmemiz gerek... Hayatımıza renk katabilmemiz için basiret gerek.. Ufka doğru sonsuzluğa bakabilmemiz için feraset gerek.

Ümit Gülbüz Ceylan

12 Mart 2013 Salı

Çocukluğumuzun Tanıkları


İyi ki çocukluğumun masum, naif hatıraları zaman zaman belleğimden çıkıp, bir film şeridi gibi gözümün önünde canlanıyorlar. Çocukluğumun bu hatıraları vücut bulduğunda, yüzümü kaplayan bir gülümsemeyle geçmişimi, kızımda seyreder gibi oluyorum. Sanki onunla birlikte masumiyetimi yeniden yaşıyorum. Hayat keşke hep çocukluğumuzun masumiyet duyguları içersindeki o saflıkta devam edebilseydi. Ya çocuklar olmasaydı! Çocukluk hisselerimizi bile hatırlayamayacak, geçmişte yaşanıp yaşanmadığına kendimize itiraf edemeyecektik. Çocuklar bizim çocukluk hatıralarımızın sanki birer tanığı gibiler. Çocuklarımızın çocukluklarında saklı bizim anılarımız. Bakışlarında, gülümsemelerinde, ağlamalarında buluyorum kendi duygularımı. Onlar zamanın gerçek tanığı gibiler. Çocukluğumun hatıralarına, yani kendi çocukluk yolculuğuma geri döndüğümde, orada bir süre kalıp arınmamı sağlayan, yine kendi çocuğumun masumane varlığıdır. Çünkü büyüklerin dünyasında, masumiyet artık çoktan yitirilmiş bir duygu olsa da; ancak kendimizi çocukların masum gülüşlerinde bulabiliyoruz.
İnsan büyüdükçe masumiyetini kaybediyor. Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki; masumiyetimiz zorla elimizden alınıyor. Öyle bir anlayış ve zihniyet içindeyiz ki, kendimizle yabancılaşabiliyoruz. Her aynaya bakışımızda içten gelen bir buruklukla hüzünleniveriyoruz.
Oysa bir çocuğunuz varsa, hele bir de anne iseniz; onunla birlikte büyüyorsunuz. Onunla birlikte gülebilir, onunla birlikte ağlayabilirsiniz. Onun  sevgiyle derinden bir bakışı, yüreğinizin derinliklerinde çiçekler açtırtabiliyor. Onun hüzünlü bir bakışı, yüreğinizi yakabiliyor. Onun gülümseyişi mutluluk, onun başını omzunuza koyması  sizi  huzurla buluşturabiliyor. Çünkü o kaybettiğimiz  masumiyeti  tekrar bize kazandırtabiliyor. Çocukluğumuzu yaşamak istiyorsak eğer, ya  ihtiyar bir ninenin çocuğu olalım. Yada annesiz bir çocuğa annelik yapalım.

Ümit Gülbüz Ceylan

14 Ocak 2013 Pazartesi

Pazar Böreği Paylaşımla Bereketlenir


Pazar günü nefis bir börek iyi gider sıcak çayın yanında diye düşünerek kolları sıvadım. Birgün öncesinden, pazardan aldığım elde açılmış yufkamı masaya yaydım ve başladım böreği yapmaya. Bir tepsi börek pazar günü aile saadeti içinde, sıcak bir ortamda ne güzel giderdi!.. Ancak pazar günü olmasına rağmen, babamızın evde olmaması, oğlumuzun da arkadaşına gitmesi, bizi börekle baş başa, yalnız bırakacaktı. Sevgiyle, özenle yapılan bu güzel böreği, küçük kızımla oturup tek başına yemek doğrusu hiç içime sinmeyecekti. Börek fırında pişerken kokusu hafiften mutfağı ve evi sarmaya başlamıştı bile. Benim de aklıma, bir dostumla bu böreği paylaşmak geldi. Sırasıyla sevdiğim dostlarımı aradım, ancak kimse telefonunu açmadı. Aradıklarımın hiçbirine ulaşamadım doğrusu. Muhtemelen herkes ailecek planını yapmıştı. Börek fırında pişerken, bu böreği bir dostla paylaşmanın sıcaklığını düşünüyordum. Bakalım kime nasip olacaktı bu börek. 

Nihayet bir telefon beni geri arayınca sevindim. Kızımla yaşıt ikiz kızları olan, sevdiğim bir arkadaşıma nefis bir börek yaptığımı bunu paylaşacak bir dost aradığımı söyledim. Önce kendisini bize davet ettim, ancak iki kızla birlikte onun evden çıkması daha zor olacağından, benim ona gitmemin daha iyi olacağına karar verdik. Nihayet börek piştiğinde de, kızımla hazırlanıp, sıcak kıymalı, kuş üzümlü böreğimizle yola çıktık. Evine ilk defa gideceğim bu arkadaşım bizi, eşiyle bir ortak noktada karşıladılar. Evlerine vardığımızda onlar da hazırlıklıydılar.  Fırından sıcak pideler alınmış, bu günü belki de kutlamak adına küçük bir alman pastasını hazır etmişlerdi. Benim kızım ve arkadaşımın ikiz kızları, ayrıca evde torunlarına bakmak için bir süredir kızının evinde yaşayan anneanne ve dededeleri de oradaydılar. Yaptığım bu börekler, mütevazi bir sofrada paylaşılarak dostluklarımız lezzetle buluşacaktı.

Bunun sadece maddi olarak değil, aynı zamanda manevi bir gıda vermesini niyaz ettiğim için,  bu güzel insanlarla bir arada hemhal olmanın keyfiyle soframızın bereketlendiğine inandım. Kızlar saatlerce seslerini çıkarmadan yerdeki halının üzerinde oynadılar. Belki onlar da bu manevi sofradan gıdalandılar. Ruh âlemlerinde nice başka sofralar açıldı. Büyükler, küçükler, yaşlılarla hep birlikte olmanın feyzi ve bereketiyle paylaşılan dostluklar, gönüllerimizde, de bir yer edindiğini düşünerek güzel bir pazar günü geçirdik. Kızımla birlikte eve döndüğümüzde, böreğin geri kalanını tadamamış olan, diğer aile fertlerimize de ikram edince sonsuz bir gönül huzuruna kavuştum.. Böylelikle ilk defa bir börek tepsisi ertesi güne kalmadan bitmiş olmakla birlikte, ruhen büyük bir doyuma ulaşmak, belki de istemediğimiz üzerimizde ağırlık yapan bütün olumsuz duyguları, atmaya vesile olan börek partisi adeta benim için müsekkin bir terapi gibiydi. Huzurun, sükûnun ve mutluluğun içeriye girişi gibiydi.

Ümit Gülbüz Ceylan

4 Ocak 2013 Cuma

2013 Yeni Bir Devrin Başlangıcıdır.


2013 yılından çok beklentim yok. Beklentilerimi 2013 yılı karşılamıyacak ki benim. Beklentilerimi önce inancım, sonra da umutlarımla olgunlaşacak, azmim ve kararlığımla hedeflerimden sapmayacağım. Gerisi Allah’a kallmıştır. Takdir O’ndandır. Elbette insan için en başta sağlık olmak üzere, huzur ve mutluluk önemlidir. Bunun yanında maneviyatla birlikte maddiyat da beklentilerim içinde iç içedir. Kariyerim; fikir ve satattaki görüşlerim, mesleki bir yönüyle yazarlığım ve gazeteciliğim beni tatmin etmeye yetecektir. Ancak bu yönümle, eşim, dostum, yakınlarım ve sosyal hayatımla manen, maddeten, zihnen, daha iyi bir konumda olabilmem ve herşeyin yerli yerine oturabileceğini düşünmekteyim. Artık disiplin içinde ulusal bir gazetede periyodik yazılar yazayım, röportajlar yapayım, gerekirse bir ekip oluşturarak, bir sayfa yada özel eklere imzalar koymak istiyorum. Bütün istediğim profösyonel bir gazeteciliğin simgesi haline gelen sarıbasın kartı hamili de olmak da istekmlerimin en başında gelmektedir.

Bu anlamda kendime zaman zaman bu konuyla ilgili verdiğim süreler koyuyorum. Aslında sınırlandırmalardan hiç hoşlanmama rağmen, 2013 yılı benim için aynı zamanda bir nevi kendimle olan bir mücadelem yılı olacaktır diyebilirim. Bu sene bu dileğimin yerine gelmesi için çok çalışmalıyım ve bu isteğimin üzerinde ısrarla durarak  ciddi bir kararlılık göstermeliyim.

Zaman su akıp geçtikçe insan bazı konularda yerinde saydığını görebiliyor. Hatta daha da geriye doğru  gidişi olunca da doğal olarak üzülebiliyor. O zaman  zamanın daraldığı hissiyle insan işleri daha hızlı halletmek için harekete geçmek istiyor. Bir işi zamana yaymak o işe bağladığımız umutların da gerçekleşmemesi halinde insanı tüketiyor ve bu hayatının başka alanlarına da sirayet edebiiyor. O yüzden kendime yirmi iki yıl önce koyduğum bir hedefin artık gerçekleşmesi ile ilgili, taşıdığım umutlarımın arkasında kararlılıkla duracağım. Çünkü başarı ancak kararlılıkla olur bilincini daha da iyi kavramaktayım.. Yazı yazmak yanlışlıklara, kötülüklere, çirkinliklere karşı, doğrulukları, iyilikleri, güzellikleri topluma şırınga etmek demektir. Yazı yazmak yaralı yüreklere merhem, dertli gönüllere derman, hastalıklı ruhlara   şifa olmak demektir. Bu sebebten dolayı yazarlıkla ilgili dileklerimin gerçekleştiği gün; benim için kendimi bulmanın ve kendimi en iyi ifade etmenin bir başlangıcı olacaktır. 2013 yılı yeni ve büyülü bir devrin başlangıcı olacaktır.  

Ümit Gülbüz Ceylan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...