26 Mart 2012 Pazartesi

Güneş'in Kitabı

Her çocuk dünyaya geldiğinde yaşama sevincini annesinde bulur. Hayatı özellikle annesinin himayesinde kavramaya çalışır.  Bebeklikle başlayan dünyayı tanıma, merakla birlikte, çocukların araştırma, öğrenme, bilme ve öğrendiğini uygulama dürtüsü aynı zamanda kendisini de bir varlık olarak tanımaya götürecektir. Çocuk özellikle hayatını öncelikli olarak anne eksenli olarak algılar. Anne sevgisi ve anne bilinciyle hayatını özdeşleştirir.  Onun için annelik sevgi, şefkat ve merhametin pınarıdır. 

Çocuklarımız bir gömlek büyüdüklerinde, oyuncaklarla haşır neşir olur. Aslında bebekliğiyle birlikte, dokunma, işitme, görme ve hatta bulduklarını ağzına götürme ve ısırma fillerin içindedir. Biraz daha büyüdükçe deneme yanılma yoluyla çocukluk dünyasıyla birlikte, annelik değerlerinin yanında oyuncakları da yer alır. Her oyuncak çocukların düşünme, hissetme ve davranışlarına etki edebileceği gibi, bilinç altını da hayatının sonuna kadar şekillendirecek değerlerin temeli de atılmış olur. Erkek çocukların oyuncakları kız çocuklarının oyuncaklarından farklıdır. Tıpkı giyim kuşamda olduğu gibi, davranışları da erkek ve kız çocuklarının farklı olacaktır. 

Nihayet çocuklar küçük yaşlarda, boya kalemleriyle, defterlerle hatta kitaplarla muhatab olur. Çocukların daha küçük yaştan, inançlı, sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir hayat  yaşamaları için, anne ve babaların eğitim eksenli bir hayat tasavvurunun gerçekleşmesi için büyük çaba sarfederler. Eğitimciler de gelişen teknoloji ve anlayışlara göre çocuklarımıza imkan sağlarlar. Başta çocuklarımızın nefes alıp vermeleri kadar hayati bir değeri olan, eğitimin öğrenmek ve öğrendiklerimizi hayatımıza uygulamak konusunda bilinçlendirilmeleri gerekmektedir. Çocuklarımız etrafındaki objeleri tanıma sürecinde mutlaka eğitim araçlarıyla tanıştırılmalı.En önemlisi eline kitaplar verilmeli. Hatta her çocuğun kendine has bir kitabı olmalı. Çocuklar lk kez kendi kitabıyla tanışmalı. Bunun gibi Güneş'in de bir kitabı olmalı. Adı "Güneş'in Kitabı" olmalı.

Ümit Gülbüz Ceylan

22 Mart 2012 Perşembe

Bahar’ın Nefesi

Toprak artık kış uykusundan uyandı. Takvime göre baharın geldiğini müjdeleyen 21 Martı dün geride bıraktık. Uzun bir kışın ardından, hiç bitmeyen soğuk ve yağışlı havaların bitmesiyle umut kıpırtıları içimizi ısıtmaya başladı bile. Havalar hala zikzaklı bir seyir izlese de, güneşli günlerin habercisi olan cemreler sırasıyla havaya, suya ve toprağa düştü. Ağaçlarda tomurcuklar, çimlerde kır çiçekleri açmaya başladı. Yakında İstanbul’un simgelerinden laleler ve boğazı saracak olan erguvanlar seyri endam etmeye başlayacak.

Her bahar toprağa müjde gibi doğar. Bahar rüzgârı eser de dallar üzerine gereken etkiyi yapmaya başladı mı, bahar yağmurları yağıp ağaç dallarına su yürüdüğünde, dallar yeşerecek ve çiçekler açacak. Bize düşen tüm bu olanları görmek, anlamak, beraberinde getirdiği derin manaya tefekkür etmek gerekir. Çünkü bahar, dünya yaratıldı yaratılalı hep tekrar edip duruyor. Bu düzen yaratıcının indinde biteviye tekrar ediyor. Bahar mevsiminin getirdiği rüzgârlar, yağmurlar ve semadaki güneşin parıldayışı hep bir tesir içindir. Bahar bir dirilişi sembolize etmesi bakımından insanın içindeki güzel duyguların da her şeye rağmen doğabileceğinin müjdesini vermektedir. Hazan mevsiminde nasıl bir bitiş varsa, doğal olarak bahar mevsiminde de onun karşıtı olan yeni bir doğuş olan, bahar vardır.

Bahar bizi uyandırmalıdır. Baharın rüzgârı tıpkı temiz bir nefes gibi ruhumuzun derinliklerine işlemelidir. İnsan baharda yeniden yaratılışın şahidi olur. Her yaratılışta farklı tecellileri seyreder.  Bahar yağmuru nasıl tabiata can verirse, tabiatın içinde bir varlık olarak bulunan insana da  bundan nasibini alacaktır. İnsan daha canlı ve yaşama azmi ve neşesi içinde bulunacaktır. Bu hal ile uyanan ruhumuz yeşerir, çiçek verir içimizi arındırır. Kuş gibi hafifler, uçacak gibi oluruz. Bütün yüklerimizden kurtulmak istercesine, tabiatın kollarında uyanmak, her güne güneşle merhaba diyerek, tüm insanlığı kucaklamak isteriz. Baharın enerjisi bizi çepeçevre kuşatır ve bizi alıp bam başka bir âleme götürür. Bahar öyle bir iklimidir ki; onda daha başka bir hal içinde yaratıcının tecellisini fikreder ve onu bütün hücrelerimizle hissederiz. Alemi şühüd   ve âlemi gaybın içinde bir beşer olarak, aklımızın çektiği sıklet kadar, sonsuzluk içindeki değerlerin idrakine varırız. İnancımız ve teslimiyetimiz kadar da, “Kalü bela”dan bu yana bu değerleri özümüzde hissederiz. Rüzgârına kucak açmış olanlar için bahar, iklimlerin ötesinde bir hayat iksiridir. Bir abı hayattır. Can suyudur. Yaratanın “Hay” sıfatıyla bütün canlılar alemi hayat bulur, canlanır, yeniden dirilir. Yeter ki bizim de hayata açık bir penceremiz olsun.. Yeniden canlanalım, yeniden dirilelim. Gafleten, uyuşukluktan kurtulalım. Yeniden bütün varlığımızla güncellenelim.

Ümit Gülbüz Ceylan

15 Mart 2012 Perşembe

Sorun İnsanlığın Sorunu

En başta insanlığın sorunları Cennette, Adem ile Havva’nın dertsiz, tasasız yaşarken, yasak meyveyi Havva’nın Adem’i kandırıp yedirmesi ile başlar. Arkasından hem Adem’in hem de Havva’nın ilk suçu islemesiyle Cennetten yer yüzüne indirilirler. Bu insanoğlunun işlediği ilk suçtur. Bu suçun cezası ise fani dünyada zorlu bir sınav yaşayarak geçirmektir. Bu dünyada Allah’ın rızasını kazanacak bir kul olabilmektir. Hristiyanlığa göre “Peche orginal” diye adlandırdıkları ve çocukların doğumunda, bundan kurtulmaları için vaftiz ettikleri asli bir suçtur. İslam inancında ise çocuklar masum olarak doğarlar. Ama kabul ederiz ki dünyada rahatlık yoktur. İnancını hakkıyla yaşarsan bu dünyada  huzur ve mutluluk vardır. 
Adem ve Havva’nın Cennetten kovulmalarını içeren suç,  yasak meyveyi yemesiyle Allah’ın emrine karşı gelmeleridir. Bu suçu Adem ile Havva ikisi birlikte işlemişler, sonuç olarak da ikisi birden Cennetten kovulmuşlardır. İnsanlık bir ailedir. Bir türdür. Bizim inancımızda kadın ya da erkek hakları diye bir kavram yoktur. Bu haklar insanlık ailesi tür üzerinden müteala edilip değerlendirilmelidir. İnsanlığın devamı için, iki cinsin; kadın ve erkeğin ve Adem ile Havva’nın varlığıyla eş değerdir. Adem’in oğlu, Havva’nın kızı şeklindeki  bir kavram kendi içinde çelişkidir. Nesiller ancak ademoğlu, insanoğlu  ya da  insanlık gibi kavramlarla izah edilebilir. Çünkü ilk insan Hazreti Adem olup aynı zamanda hem Hazreti Havva’nın  hem de insanlığın ilk peygamberidir.  

Hazreti Adem ile, Hazreti Havva, her biri ayrı ayrı yerlerde olmak üzere, dünyaya gönderildiklerinde hayatının meşakkatleriyle baş başa kalmışlardır. Bir zaman sonra buluşmuşlar, sonra da insanlık neslinin devamı için çocukları olmuştur. Bu çocuklardan nice nesiller devam etmiş insanlık meydana gelmiştir. Bu iki insan ekseninde, insanlığın hiç yabancı olmadığı, aşklar, kavgalar, ihtiraslar, ayrılıklar, sevgiler, kavuşmalar ve ıstırablar yaşanmış, devamında insanlık tarihine  konu olan bütün öykülerin ilk kahramanıdırlar. Hazreti Adem ile Hazreti Havva’dan sonra,  o günden bu güne kadar kadın ve erkek neslinin başlattığı bu dünya yaşamındaki hikâyenin kahramanları değişse de konular hiç değişmemiştir. Konuştuğumuz sorunlar temelde yine aynı  konular olduğunu tahmin etmekle birlikte, bize dayatılan modern yaşamda konuyu ele alış biçimimizdeki saplantılı yüzeyselliktir. Bugün hala kadın erkek tartışmaları körüklenmekte, adeta yangına ateş ile gidilmekle birlikte, içinden çıkılmaması için sanki özel bir çaba harcamaktadırlar. Oysaki mesele çok bilinmeyenli bir denklem değildir. Kadın ve erkek cinsiyetleri dışında sadece birer insandırlar. Basit manada insan diyoruz ama, insan olmak öyle kolay bir şey değil. Dolayısıyla kadın da, erkek de sorumluluğunu bilip,  üzerine düşen vazifenin hakkını bir insanlık hukuku olarak kabul  edip, yerine getirmelidir. Ancak insanlık böyle temsil edilmelidir.  Temsil ettiğimiz insanlık makamının kendimize değil de, Allah’a ait olduğunu anladığımız anda,  sorumluluğumuzun bilincine vararak kendimize geleceğiz. Böylelikle kadın ve erkek kavramlarının ötesinde, bir insanlık mefkuresinde  buluşmuş olacağız.

İnsanlık meselesi içinde değerlendirilmesi gereken bir konu olan kadın ve erkek arasındaki sorunlara tartışmalı yaklaşıyorum. Olaya aralarındaki bir sorundan kaynaklanan meseleler bütünü gibi bakmak, bana kolaycı bir bakış gibi geliyor. Aslında bu sorun kelimesi üzerinde kısaca durmak yerinde olur. Bazı kelimeler bize zaman içinde, özellikle de son yıllarda dayatılmak istendi. Sorun yaratılmak istendiği için bu kelimeyi sık duyar olduk. Çünkü sorun yaratılmalıydı ki, piyasalar hareketlensin. Oysa ortada bir sorun varsa, çözüm için kendi içimize dönmek gerekiyor. Yani vicdan muhasebemizi  yapmamız gerekiyor. Adalet, hak, hukuk insanlık adına suç işlememek için, yarın hak divanında sorgulanmamak için, vicdanların harekete geçmesi gerekiyor. Bunun yegane yolu mütekamil bir eğitim sisteminin oluşmasıdır. Bu da  İslami esaslarda, insani ve vicdani bir  eğitimin varlığından söz edersek ancak mütmain oluruz.

8 Mart tarihinde gerçekleştirilen birçok toplantıda, yazıda, çizide kadına şiddet, kadının istismarı, kadının özgürlüğü, kadının istihdamı, kadının örgün eğitimi üzerine birçok istatistik  veri, haber ve benzeri bilgiler masaya yatırıldı. Bu başlıklar tartışılırken tek fail vardı; o da erkekti.  Maalesef çok önemli bir konu vardı ki bu neredeyse hiç gündeme gelmedi. Tüm bu erkekleri doğurup, yetiştiren kadınlar değil midir? Anne olan kadın nasıl bir erkek yetiştiriyor ki, o erkek gün geliyor karısını dövüyor, öldürebiliyor. Hatta onu yetiştiren anneye bile her türlü kötülüğü yapabiliyor. Anneler nerede hata yapıyor?  Anneler kızlarını nasıl yetiştiriyor? Anneler kızlarını yoksa iyi bir anne adayı olarak yetiştiremiyorlar mı? Yarının erkeklerini yetiştirecek anneleri  ve o anneleri yetiştirecek kızları eğitecek, milli bir eğitim reformuna ihtiyaç var. Yarının bilinçli anneleri, ellerinde Barbie bebeklerle, daha on üç yaşına gelmeden ellerine verilen son model cep telefonlarıyla anneliğe hazırlanamazlar. Mitinglerle, reklam kampanyalarıyla, hamasi nutuklarla ne bir kadına, ne de topyekün insanlığa  hizmet edilemez. Kadın erkek cinsiyet ayrımı yapılarak oluşan insanlık sorunları ancak; kadın ve erkek eşitliğinde değil; hak ve adalet duygusunun vicdanlarda yer edip, yeşerdiği zaman sorun olmaktan çıkacaktır. Kadın erkek ilişkilerinden doğan sorunları tek taraflı ele alamayız. Eğer bir sorun varsa, kadın ve erkek her iki cinsin bu sorunlarda az, ya da çok bir paydası vardır. Mademki kadın ve erkek cinsi insanlık neslinin devamında birbiri için vazgeçilmez mutlak gerekliliktir; o halde kadın ve erkek sorunları ancak insanlık değerlerinde hakkaniyetle çözülmelidir.

Ümit Gülbüz Ceylan

14 Mart 2012 Çarşamba

Anayasalardan özgürlüğe yol çıkar mı başlığına bir cevap.

Özgürlük ancak hırslarımızdan kurtulduğumuzda gerçekleşebilir. Hırs bencillikle eş değer bir kavramdır. İhtirasın insanlık idealinde hiç bir değeri ve yeri yoktur. İhtiras  bir isteğin, bir arzunun ahlaki, kanuni, hukuki değerleri çiğneyerek bir hedef, bir amaç, bir gaye yerine sadece insanın nefsi ve bencillik duygularını tatmin edecek  bir emel haline gelmesidir. Bu aynı zamanda  bir kısır döngü içinde, takıntı haline gelmesidir. Hırs aynı zamanda ne yazık ki;  bugün dünyayı zaptetmiş durumdadır. Ülkeleri yönetmeye çalışan birçok devlet adamları, siyasi kimlikler, hatta demokrasi getirme emeliyle milyonlarca insanı katleden çağdaş ülke diktatörleri, milyonlarca çocuk, kadın yaşlı masumlara kıyılabiliyorlar, vahşetlere göz yumabiliyorlar, hata alet bile olmaktan çekinmiyorlar.
Özgürlük ancak hırslarımızdan kurtulduğumuzda gerçekleşir. Hırsın hangi türü olursa olsun, insanlık için bir yıkımdır.  İster makam hırsı, ister para hırsı, ister şöhret olma hırsı hepsi insanlık için bir marazadır. Hırsın nüvesi bencilliktir. Her ne olursa olsun, hırsın kölesi olmuş bir insan en büyük esareti önce kendi içinde yaşıyor demektir. İhtiraslı bir insan, ahlak, kanun, nizam ve hukuk tanımazdır. Bu değerleri sadece kendi özgürlüğü adına çiğneyen ihtiraslı bir kimse,  aynı zamanda da kendisini esaret hüçqcresine hapsedecektir. Bu esaretten insan ancak kendi nefsinin başını özgür bir ruh önünde eğerse kurtulabilir. O da iradesini Allah’ın iradesine teslim eden bir nefis, ruh makamına çıkar ve orada huzur bulur. Yani insan Allah'ın emirlerini yerine getirip, kulluğunu Allah için yaparak, Allah'ın rızasını kazanır ve  gerçek özgürlüğü ancak o zaman tadar. 
Anayasalar zaman zaman yapılır, zaman zaman saptırılır. Zaman zaman kanunlar uygulanmaz. Önemli olan kişinin anayasadan önce, neyin iyi, neyin kötü, neyin güzel, neyin çirkin oldğunu bilmeli ve bunu yasalardan önce kendi nefsinde yaşamalıdır. Doğruyu yanlıştan ayıran bir bilinç mertebesine erişmelidir. Hak ve  hukuku tanımalı, özümsemeli, ilkeli yaşamalı, varlığını toplum içinde hakkaniyetle sürdürmeli, davranışlarını da İslami, insani ve vicdani ölçütlere göre ayarlarsa, anayasaların da ruhuna uygun bir yaşam biçimini benimsemiş olur. Adaletin, hukukun, kanunların yetişemediği yerde vicdanın işlemesi bir insan için en büyük fazilettir. Herkesin başına bir zaptiye dikemeyiz. Zaptiyenin başına da bir zaptiye dikilmesi zarureti doğar ki, bu sonu gelmeyen bir çelişkiler yumağı haline gelir. Onun için anayasanın ruhunda, her bireyin inancını yaşaması, fikir ve ifade özgürlüğünü bularak, muhakeme gücünü de elde edebilmesi gerekir. O zaman anayasa kanunların ötesinde, vicdanlara da seslenecektir. 
Kişi inancıyla, aklı ve fikriyle kendi nefsini kontrol etmede irade sahibi olursa, her zaman Allah korkusunu üzerinde hissedecek demektir. O takdirde bir kişinin başına dikmekte olduğumuz bir zaptiyenin başına, ayrıca bir zaptiye daha dikme gereği ortadan kalkacaktır.
Ümit Gülbüz Ceylan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...