25 Şubat 2012 Cumartesi

Bir Başkayım Bazen Ben

Başlasın yolculuğum geçmişe doğru. Kendimi arama yolculuğu bunun adı; zaman zaman gidip geldiğim,  anılarımın tazelenmesi için, içimde büyüttüğüm kendi çocukluğuma ve bütün masumiyetime dair. Bu yolculukta, en sevdiğim anlar olarak sayabileceğim, çocukluğumun anılarıyla buluşmak istiyorum. Kendimi çocukluğumun baharında yeni filizlenen ağaçların tepesine tırmanmak, kokusunu içime çekmek, kendimi ait olduğum masumiyet dünyasında görmek ve o zamanlarda soluduğum nefeslerde bulmak istiyorum. Kirlenmiş bir dünya ve hayat ikliminde kendimi arama ve bulma umuduyla umutlanıyorum. Yolculuğumun sonunda bir damlanın bir ırmakla, bir ırmağın bir denizle buluşma serüveninde olduğu gibi bir katreden bir umman olma erdemine ve olgunluğuna kavuşmak istiyorum. Ancak bu yolculukla özgürüm, kendime aitim. Bu yüzden seviyorum çocukluğumun masum şarkılarını, ezgilerini. Zaten bu yüzden bir başkayım ben.                                                                          
Zamanı durdurmak istiyorum. Yelkovanın aceleciliğinden, akrebin tembelliğinden bıkan bir saatin kadranın yakasından akrep ve yelkovanın düşmesini istiyorum. Güzel geçmişimi geleceğimle kirletmek istemiyorum. Çocukluğumun masumiyet değerleriyle tekrar donanayım, çocukluk ruhumla geleceğimle bezeneyim istiyorum. Çocukluk duygu ve düşüncelerimle beyaz sayfalarda pembe rüyalar kurayım. Bütün çiçeklerin renkleriyle ömrümü renklendireyim. Çocukluk rüyalarım ve hayallerimle bir masumiyet dünyası kurayım, sevginin, saygının anlam bulduğu bir dünyada anlaşılayım istiyorum. Doğruluğun, dürüstlüğün, hoşgörünün, anlaşılmanın erdemiyle buluşmak istiyorum. Bütün yanlışlıkları, bütün kötülükleri, bütün çirkinlikleri geride bırakmak, buna karşın; doğulukların, güzelliklerin ve iyiliklerin erdemine erişmek istiyorum.
Çocukluğumun ruhu; geçmişim ve geleceğimdir benim. O olmadan ne geçmişim olur, ne de  geleceğim olur benim!..
Hangi şarkıların notalarında, hangi romanın satırlarında, hangi şiirin dizelerindeyim ben!. Hangi rüzgâr savurur beni çocukluğumun ruhundaki anılara. İçim içime sığmaz bu çocukluğumun. Hangi hüznün kapısındayım.. Öksüz ve yetim gibi mahzun bir ömür yolcusuyum. Bazen bir deli rüzgar çağırır beni, oraya buraya iradesiz alır, bir kuru yaprak gibi savurur beni.. Kah çocukluk anılarımın sallanan beşiğine bırakıverir.. Kah geleceğimin umutlu hayallerine sürükler beni. Sonrasında da ağır bir hüzün çöküverir üzerime. İşte bu yüzden bir başkayım bazen ben..
Ümit Gülbüz Ceylan

19 Şubat 2012 Pazar

Çocuklarımın Dindar Yetişmesini İstiyorum

Yazıma gazeteci Serdar Turgut’un kendi köşesinde yer verdiği yazısındaki yanılgıya vurgu yaparak başlamak istiyorum. Turgut, dindar gençlik başlığını taşıyan ara spotunun altındaki satırlarda Milli Eğitim'in Fatih projesini desteklediğini çünkü, Başbakan dindar bir nesil yetiştirmek isteseydi tüm öğrencilere araştırma, sorgulama, yaratıcı olmalarını hedefleyen bir  projeye başlamazdı diyor. Yani Turgut’a göre dindarlık ve çağdaşlık ters orantılı bu nedenle de Başbakan zaten dindar bir nesil isteseydi çağdaş bir eğitim öngörmezdi demek istiyor.  Korkulacak bir şey yok yani! Bazı yazarlarımız hala dindar olmanın ne olduğunu kavrayabilmiş değil maalesef. Hâlbuki gerçek bir Müslüman çağlar üstü eskimez, pörsümez kıyamete kadar değişmeyen bir mucizevi inanca göre yaşayarak hayatını idealize eder..

Çağdaşlık bugünkü anlamda hukuki, ahlaki, insani, fıtri ve vicdani değerlere ters orantılıdır. Eğer yazar bu söylediklerimin paralelinde bir anlayış gösteriyorsa diyebileceğimiz bir şey yoktur. Çağdaşlığı dindarlığın üstünde bir kavramdır algısını ifade etmek istiyorsa bu bir yanılgı ve hezeyandır. İslam çağlar üstü en üst değeri olan bir kavramdır. İslam kişiye araştırma, sorgulama, anlama ve dolayısıyla da düşünme ve çalışma emri verir. İslam insan ömrünün her aşamasında aktif bir dindir. Bugünkü  İslam toplumlarının hayatına bakarak da İslâmı tam anlamıyla değerlendirmemiz ise kısır kalır. Ama Peygamber efendimizin hayatına baktığımızda Efendimizin ve Ashabının hayata karşı inançlı ve soylu duruşlarını görmemiz mümkündür.  Cahiliye devrindeki bir Arap kavminin maddi manevi putlarını yıkmak için nasıl bir mücadele içine girdiğini okuyarak öğrenebiliyoruz. Her şeyden önce Kuran-ı Kerim’in ilk emir  Oku diye başlıyor. Hatta  "Rabbinin adıyla oku!" demesi çok anlamlıdır. Bu; Allah adına okunacak, Allah adına öğrenilecek, Allah adına öğrenilip yaşanılacak demektir. Bu doğrunun, iyinin, güzelin tekâmülü içindir. 

Ben de Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan İslam inancını taşıyan iki çocuklu bir anne olarak çocuklarımın dindar olarak yetişmesini istiyorum. Bütün çocuklarımızın dini, ahlaki, hukuki, fıtri ve vicdani değerleri özümsemiş, bir nesil istiyorum. Hibrit eğitim istemiyorum. Mesela zorla İngilizce yerine seçmeli İngilizce dersi verilmesini istiyorum. Bunun yerine Arapça ve Osmanlıca öğrenmesini istiyorum. Namaz kılarak büyümesini istiyorum. Allah’ın kuşatıcı sevgisini hissederek yaşamasını, Rabbül Alemin olan Allah’ın kullarını her an eğittiğini düşünerek tevekkülle ayakta durmasını istiyorum. Batı müziğini bilsin ama bu topraklarda yetişen büyük bestekârları ve eserlerini  öğrensin onların müziğini dinlesin, anlasın istiyorum. Tüketim toplumunun bir ferdi değil üreten, çevresini kirletmeyen, tüm canlılara saygı ve sevgi duyan bir anlayışla hareket etmesini istiyorum. Biliyorum ki; tüm bunları yapabilmesi demek, çocuklara, gençlere ve bütün topluma örnek olması demektir. İşte bunun için her şey eğitimle başlıyor. Kendine inanmanın, güvenmenin yegâne yolu önce kendimizi tanımak ve anlamaktır.  Onun için "Allah kendini bilen, Rabbini bilir" diyor. Dindar olmayan bir toplum demek dini, hukuki, fıtri, vicdani değerlerden uzaklaşmış, mutsuz ve huzursuz bir toplum demektir. O halde inandığımız din en mükemmel ve en son dindir. İnandığımız kitap Allah'ın kitabı Kuran-Kerimdir. İnandığımız peygamber, en son peygamber Hazreti Muhammed’tir. Efendimiz "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." demektedir. Ben de çocuklarımın güzel ahlak ile yetişecek bir eğitim almasını istiyorum.

Ümit Gülbüz Ceylan

7 Şubat 2012 Salı

Dönüşün Muhteşem Olsun

Tavaf yani Kâbe etrafındaki dönüş insanlığın kendi içine yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk ise Ademoğlunun bu dünyaya ayak bastığı günden beri sorguladığı varoluşunun nedenini arama seyahatidir. Yüz yıllardır birçok düşünürün kafa patlattığı, adına felsefe dedikleri bir bilim dalının bile oluşmasına sebep olan bu varoluş meselesini anlama yolculuğunun noktalandığı yerdir Kâbe. 
Zaman ve mekân kavramının olmadığı takvim yapraklarının önemini kaybettiği, renk, dil, ırk, mezhep farkının anlamını yitirdiği, insanlığı tek potada yoğurup eriten bir yerdir Kâbe. Kâbe’yi ilk gördüğünüzde ayaklarınız yerden kesilir; bu mekân kavramının Kâbe’de olmadığını anlatır. Gece ve gündüz, yani aydınlık ve karanlık bir gibidir; bu Kâbe’de zaman kavramının olmadığını anlatır. İnsanlık burada hepsi bir gibi görünür ve çoğu zaman kendinizi o kalabalıkta bir katre iken bir ummanla buluşmuş gibi hissedersiniz. Milyonlarca yürek koskoca bir tek yürek halinde atar. Bu da Allah’ın indinde tüm yaratılmışların adil bir konumda ve kendimizin de Allah’ın önünde tek başımıza olduğumuzu anlatan bir gerçektir. Tüm bu yoğun his dünyasının içinde gerçekleştirilen dönüş sizi bir merkeze doğru, yani kendinize ve kendi hakikatinize çekmek içindir. Bu öyle bir çekim gücüdür ki atomların, yani en küçük zerrenin en büyük varlığa kadar bir merkez etrafında döndüğünü göstermek içindir. Dönüş fiziki olarak bir merkez kuvvetin varlığını ispat ettiğine göre Kâbe’deki insanlığın dönüşü ise sembolik bile olsa büyük bir gücün etrafında döndüğümüzü gösterir. O halde her şey, kelimenin içinde dahi hapsolamayacak kadar büyüklükteki bir varlığın etrafında dönmektedir. Bu dönüş ise canlı bir harekettir. Yani Hay’dır. İşte tam da burada bu canlılığın içinde anlamamız gereken tek şey bu dönüşün varacağı noktanın teklikte ve birlikte yeniden doğacak olmasıdır. Bu da Allah’ın ben her an yeni bir şanla dirilirim sözüne atıfta gibidir. O yüzden meselemiz büyük davamız güçtür. Güçlük her an yeni zuhur eden âna şahitlik edebilmektir. Bu güçlük, dönüş yolculuğunda defalarca ayağımıza çelme takmak isteyen, kafamızı karıştıran birçok vesveseyi kulağımıza fısıldayan şeytanın ayak oyununa düşmeden dönüşü tamamlamanın verdiği bir güçlüktür.
İşte bu devrede muazzam bir güç devreye girer. Elinizi sımsıkı kavrar, düşsen de defalarca yerden kaldırır. Hep eli elimizin üzerindedir. Kızsa da, bağırsa da aslında her şey bizim iyiliğimiz içindir. Tıpkı bir annenin çocuğuna bağırmasındaki merhamette gizlidir O. Umut serpintileri gönderir hayatımıza yağmurlar gibi. O korur. O Sevgilidir. O sarsılmaz. Seni de sarsmak istemez ama anlamazsak nasıl anlayacağımız o daha iyi bilir. Biraz sarsar ki yüreğimiz yerinden oynasın. Çünkü yeryüzündeki halifesiyiz O’nun. Bu idrak içinde olmamızı ister. 
Ona döneceğimizi sürekli hatırlatmak ister. Çünkü sürekli unutuyoruz. Bu dünyadaki dönüşün tamamlandığı ve yeni bir var oluş için, hazır olduğumuz o kavuşma gününe hazır olmamızı ister. Yüzümüzü Kabe’yi Muazzam’a çevirmemiz, onu “Muhabbet ve ünsiyet”le kıble yapmamızı ister ki; her yer de O’nu görebilelim. İster ki ölümümüz bir “Şebi aruz” olsun. Her zaman ve her an O var ve şunu söylüyor bize; “Muhabbet ve ünsiyet” bütün varlıkların zikir ve şükür içinde hep birlikte tefrikaya düşmeden Allah’ın ipine sarılmalıdır. Çünkü yüzleri aynı kıbleye bakarak secde eden inananlar ve salih ameller işleyerek “Sıratı müstakim”de olanlar için dönüş, gerçekten de muhteşem olacaktır. 
Ümit Gülbüz Ceylan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...