28 Aralık 2012 Cuma

Yılbaşı Promosyonları


Doksanlı yıllarda şirketler yılbaşı promosyonları yaptırtmak için adeta yarışırlardı. O yıllarda promosyonun firma ve markaları için iyi bir geridönüşüm sağlayacağına inanırlardı. Büyük şirketler kadınlara genellikle eşarp, flar gibi ürünler yılbaşı promosyonu olarak tercih edilirdi. Bu ürünler çoğunlukla Vakko’dan alınırdı. Erkeklere de kravat ve boyun atkısı gönderilirdi. Hemen hemen kurumsal büyük şirketlerin hepsi promosyon telaşına başlarlardı aralık ayının başında. Bugün arabayla işe gelirken radyoda bu konu üzerine konuşuyordu programcı. Çikolata üreticileriyle yapılan görüşmelerde geçen yıllara oranla yılbaşı için sipariş edilen çikolata ürünlerinde yüzde elli düşüş olduğu söylenmiş. Yılbaşı promosyonu olarak, takvim, kalem, ajanda gibi ürünlerde de büyük düşüş olduğu üzerine ilgili üreticiler açıklama yapmışlar. Bunun üzerine de radyo programcısı, bu düşüşün nedenini anlamaya çalışarak, ortaya yarı ciddi laflar atarak, şirketlerin cimrileştiklerini söylüyordu.

Doksanlı yıllarda sosyal medyanın olmadığı, hatta halkla ilişkiler ve basın çalışmalarının çok lüks olduğu dönemlerde promosyon firmalar için önemli bir prestij aracıydı. Teknoloji  geliştikçe kişi, kurum ve kuruluşlar için prestij göstermek artık başka bir şekle bürünmeye başladı. Artık prestij kravatla, kalemle, ajandayla değil, itibar sağlamanın ancak ürünün doğrudan kendisiyle ilgili bir mesele haline geldiğini söyleyebiliriz. Bundan böyle  ürünün veya hizmetin prestiji, müşterisiyle ilgili memnuniyet zincirine odaklı olduğunu düşünmeliyiz. Şimdi de böyle bir devir yaşıyoruz. Yılbaşı promosyonlarıyla yılda sadece bir kez hatırlanan, bela savan kabilinden zoraki hediyeler göndermenin çıkar odaklı küçük bir hesap haline geldiği ikiyüzlülüğü de çağrıştırması bakımından yılbaşı promosyonlarının manvevi bir etkisinin de kalmadığını söylemekle yalnış bir düşüncenin ifadesi olmasa gerek. Bir anlamda küçük rüşvet gibi algılanabilecek bir davranışın artık maddi olarak çocuğumuzun rahatça ulaşacağı ürünlerle dolaylı olarak memnuniyet sağlanamaması anlaşılmaktadır. Müşteri memnuniyeti, ürün ve hizmet ilişkisinin her anında hatırlandığı sosyal medyada  bilimsel iletişim çağında yaşamakta olduğumuzu bilmeliyiz. Bu yüzden de bu tür promosyonlar tüketimin çoğu zaman gereksiz harcamaları olmaktadırlar. Cimriliğin ötesinde çağı yakalamak için yılbaşı promosyonları da çağa uygun bir formata girmekle birlikte, Yılbaşı promosyonunun mahiyetiyle ilgili değerler üzerinde aynı zamanda durmak gerekmektedir.

Yılbaşı promosyonlarının yüzde elli azalmasının nedenini sadece mutat ve rutin bir alışkanlık haline gelmesi değil aynı zamanda, İslam toplumlarında inanç, davranış değerleri içindeki yerinin sorgulanmış olması da yatmaktadır. Hatta mütedeyyin ve muhafazakar dediğimiz, büyük ölçüde milliyetçi tabanın da karşı çıktığı, istemeden, gönüllü olarak hazırladıkları yılbaşı armağanlarının bir imaj oluşturmaktan ziyade, tam aksine imaj kaybı yaşayacakları korkusu da yılbaşı promosyonlarında eski yıllara göre büyük oranda düşüşler yaşanmaktadır. Hizmet ve ürünün, kişi, kurum, kuruluşlara, firma ve şirketlere, sağlayacağı itibar, varlıklarının sağlam temellere dayanmış olmasıdır. Bu temelde itibar ve imaj oluşturulabilir. Promosyon ise toplum yapısının değerleri üzerinden yapılırsa isabetli olur. Hizmetin ve ürünün kalitesine o zaman yapılan promosyonlar, nefis bir pastanın kreması gibidir.

Ümit Gülbüz Ceylan 

16 Kasım 2012 Cuma

Adalet Duygusu Vicdanidir


Adalet vicdanlarda yeşeren bir olgudur. Adalet duygusunun olgunlaştığı yer ise en başta ailedir. Bir aile düşünelim ki; o evde herkes birbirine yardımcı, özellikle evin beyefendisi, eşi mutfakta işini bitirmeden kendisi de oturup televizyon seyretmiyor. Pazar kahvaltısını birlikte kurup birlikte kaldırıyorlar.  Evde ne iş olursa olsun erkek, eşi oturmadan kendisi de oturmuyor. Aynı şey elbette evin hanımefendisi için de geçerli; o da eşi oturmadan oturamıyor nasıl destek ve yardımcı olabilirim diye, etrafında dönüp duruyor. Her ikisinin de vicdanı ancak böyle rahat edebiliyor çünkü. Çocuklar da bu hayata karınca kararınca iştirak ediyorlar. Anne babalarını örnek alarak yetişiyorlar. İşte böyle bir ailede birey olarak büyüyen bir çocuğa “sokağa çöp atma” veya “otobüste büyüklere yer ver” komutlarına ihtiyaç duymazsınız. Güzel davranışlar edinmek, güzel huylar ve karekter kazanmak,  ancak yaşanarak ve görerek içselleştirilebilir. Polis zoruyla getirilen adalet adalet hukuku korumayacağına göre, kanunların yetişemediği yerde her zaman vicdanlar devreye girecektir.

Adalet duygusu vicdanidir. Çünkü vicdan fıtridir. Fıtri olan her şey imanidir. İnanan insanın önce adalet duygusunun vicdanla pekişeceğini iyi bilir. Vicdan varoluşumuzda kodlanan ve varlığımızla ıspatlanan sevgi, şefkat ve merhametin özüdür. Kanunlar, yönetmelikler, kurallar uyulsun diye konulmuştur. Eğer içten duygularla kurallara uyarsak iyi bir vatandaş olabiliriz ama, bu kanun, yönetmelik, ve kuralların dışında iyi insan olma, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma duygusunu taşıyabilirsek, aynı zamanda yaşadığımız hayata bir anlam katmış oluruz. Ancak aheng böyle yakalanabilir. Herkes bir işin ucundan tutmayı aynı zamanda bir erdem olarak kabul ederse, ulvi duygularla huzur bulacak ve mutlu olacaktır.

Mademki adalet duygusu insanın kendi doğasında var olan bir duygudur; o halde bu duyguyu doğru davranışlarla dönüştürüp, bu duygunun yok olmasına izin vermeden, gelişmesine çalışmalıyız. Ancak böylelikle adalet, hak, hukuk kavramlarını içselleştirebiliriz. Başka bir deyişle adaletin zuhur edebilmesi için kendimizi  karşısındakinin yerine koyarak ve empati ederek düşünmeli, aynı zamanda da, varlığımızı onun yerine koyarak adalet, hakkaniyet duygularıyla hareket etmeliyiz.

Ümit Gülbüz Ceylan

5 Kasım 2012 Pazartesi

Gülümsemek İbadettir


Başlangıç ve bitişler arasındaki geliş gidişlerle sınırlıdır hayatımız. Büyük başlangıç doğumumuzdur ve büyük bitiş ölümümüzdür. Bunun arasında yaşadığımız tüm küçük başlangıç ve bitişler için hep didinip durmaktayız. Üzülürüz eğer kötü bittiyse işlerimiz, işlemlerimiz, işlevselliğimiz. Seviniriz eğer iyi başladıysa her adım atışımız. Genellikle takılır kalırız kötü gidişata. Bunun yanında seviniriz iyi süren başlangıçlara. Doğal olarak her yeni başlayan sonuç olarak bitip gidecektir.. Unutulacaktır. Acılar, sıkıntılar bile hep geçicidir. Yani her şey gelip geçicidir. Keşke her anımızı bu düsturla yaşayabilsek, gülüp geçebilsek yaşadıklarımıza. Yüzümüzde hep “Bu da geçer” diyen bir gülümsemeyle bakabilsek dünyaya. Çünkü hayata gülümseyemediğimiz her an mutluluğu ıskaladığımız an olarak görmeliyiz.  Mutluluk elde ettiklerimize sevinmekten çok elde edemediklerimize de aynı zamanda süzülmemektir. Bütün gayretimiz; her bir başlangıç mutluluğa, her bitiş de yine mutluluğa, yaşama sevincine dönüşmesi için olmalıdır.. Gülümsemeyle başlayan bir bayram geçirdik yine gülümsemeyle bir bayramı sonlandırdık. Hala gülümsemeyi başaramamış olanlara hayatlarına yeni başlangıç yaparak gülümsemeyi almalarını tavsiye ediyorum. Hayatı başlangıç ve bitiş arasına sıkıştırmadan yaşayabilmenin tek anahtarı olan gülümsemeyi denemelerini söylüyorum. Gülümsemenin sadaka yerine geçeceğini bildiğimiz gibi,  aynı zamanda da bir ibadet olduğunu anımsatmak istiyorum.

Ümit Gülbüz Ceylan

23 Ekim 2012 Salı

Medya ve Galatı Meşhur


Kelimeler o toplumun düşünce yapısını gösterir. Türkçe’de öyle kelimler vardır ki; bir batılıya anlatamazsınız, çeviremezsiniz. Türkçe’de kelimelerin kökenine indikçe deryalara ulaşırsınız. O kökten nice başka kelimeler üretildiğini görürsünüz. Bu çok keyifli bir kovalamacadır. Kelimenin kökü başka kelimelere kapı açar oradan başka kapı derken sonsuza açılan kapıların içinde hiç bitmeyen bir kelimeler yolculuğunda bulursunuz kendinizi.    

Günlük hayatta kullandığımız, kendimizi ifade ettiğimiz kelimelerin sayısı azaldıkça, kelimelerin anlamı sığlaştıkça, düşünce dünyamızda daralmalar başlar. O zaman o toplumun anlayışı ve kültür yapısı çökmeye başlar, yavaş yavaş başka bir topluma dönüşür. Kendisi kelimeler dünyasından koptukça toplum tanımlayamadığı başka bir topluma dönüşür ki; buna moda deyimle hibrit toplum da diyebiliriz. Türkçe kelimelerin beslendiği kaynak Arapça’dır. Tıpkı batı toplumunun Latince olduğu gibi. Kökü belli, kaynağını bildiğiniz kelimeler sizin toplumunuzun aynasıdır. Dışarıdan gelen birçok kelimede zamanla Türkçe’nin fonotik yapısına uyarak Türkçeleşmiştir. Ama birçok yabancı kelime de zaman içinde Türkçe’ye girmek istese de, toplum onu almamıştır. Fakat günümüzde medyanın özellikle çeviri dilinin de etkisiyle İngilizce’den çok kelime Türkçe’mizi tehdit etmektedir. Daha doğrusu düşünce yapımızı tehdit etmektedir. Örneğin; genç neslin hatta artık yaş farkı olmaksızın konuşma dilinde çok duyduğumuz “inanmıyorum” kelimesini hangi temele oturtacağımızı bilemiyorum. İnanç temelli bir toplum olarak bize bununla, inançsızlık mı dayatılmak istenmektedir. Bu da ayrıca irdelenmesi gereken bir konudur.

Fakat bize en acı gelen tarafı da, “İnanmıyorum” kelimesiyle başlayan bir cümleyi gazete başlığına taşıyan, ünlü bir gazetenin  genel yayın yönetmeninin bize verdiği cevaptır. Üzülerek söyleyebiliriz ki; bir yanlışı doğru kabul edip, buna galatı meşhur demek acizliğine düşülmemesi gerekirdi. Yoksa yayıncılık sorumluluğunun getirdiği çok önemli şey yapılan bir hatayı tekrar etmemektir. Toplumun ağzında sırıtan, galatı meşhur olan bir kelimeyi başlığa taşımakla, onu meşrulaştırmak anlamına gelir. Medyanın yozlaşması kelimelerin yerli yersiz kullanılmasıyla başlıyor. Bundan dolayı da düşünce dünyasında var olan bocalanmayı da beraberinde getiriyor. Bu tür yozlaşmalar medyanın bugünkü fikir dünyamızda ne kadar güvenilir bir yeri olduğunu göstermesi bakımından önemli bir örnektir. Galatı meşhurdur diyerek, “İnanmıyorum” kelimesini kullanmak ve kullanımını ısrarla savunmak, dilbilimcilerin hiçbir zaman affetmediği ve hoşgörüyle bakmadığı bir durumdur. Medya bu şekilde itibar kaybına uğramaktadır. Bir kelimeyi, bir kavramı, bir sözcüğü cümle içinde hakkını vererek kullanmamak demek, iletişim sanatlarını bilmemek demektir. Medya kendi itibar kaybını önlemek için, toplum nezdinde tekrar itibar kazanmayı yeğlemelidir. Medya okuyucularına vermek istediği şeyi verirken en iyisini ve  en güzelini, en doğru şekilde sunmalıdır..

Ümit Gülbüz Ceylan

18 Ekim 2012 Perşembe

Yazmak Yada Yazamamak


Hayatımın hangi devresinde yazmak fikri benim için önem taşımaya başladığını, tam olarak hatırlayamasam da, ortaokul yıllarında ileride yapacağım işi düşlediğimde de, nedense zihnimde hep kalem ve kâğıt canlanırdı. Yazarak bir şeyler yapacağımı hep düşünürdüm ama,  bunun ne olacağı hakkında, o zamanlar bende buna dair  somut bir fikir oluşmamıştı. Sonra yıllar geçtikçe, liseyi bitirip iş hayatına başlayınca da, yazma fikriyle aramda daha güçlü bir bağ oluşmaya başladı. Artık yazmak sadece nedenini bilemediğim bir istek değil, benim için nefes alıp vermek kadar doğal, aynı zamanda da yerine getirilmesi gereken bir zauret halini almaya başladı. Böylece benim yazma fikrim ve yazarlıkta ustalaşma azmim günden güne bir tutku haline alırken, aynı zamanda huzur ve mutluluğumun kaynağı haline gelmiş olduğunu söyleyebilirim. Sonuç olarak yazmak benim için nefes alıp vermek kadar hayati bir önem kazanmaktadır. 

Artık; reklam metni, denemeler ve  fikir yazıları yazarak, yazın hayatında var olmak istedim. Yazmakla ilgili alanlarda yer almak beni mutlu ederken, ancak mesleğim metin yazarlığından çok medyanın başka alanlarında da var olmamı sağlıyordu. Yine de kendimi hep yazarken düşlediğimi, hatta o zamanlar evli değilken bile şehrin gürültüsünden uzakta, eşim ve çocuklarımla birlikte huzurlu ve mutlu bir aile olarak, müstakil ve bahçesi olan, mütevazi bir evde yaşadığımızı düşünür oldum. Eşimin akademik çalışmaları nedeniyle, hem ona çalışmalarında destek vermek, hem de öyle bir ambians içinde evimizin çatı katında keyifle yazılarımı da yazabileceğimi hayal eder dururdum. Tabii zaman geçti; böyle daha önceleri düşlediğim gibi müstakil bir evim olmasa da, ailecek içinde huzur bulduğumuz ve mutlu olduğumuz, dairemizde, yazmak ve yazamamak arasında gidip geldiğimi ve bu gidiş gelişler arasında yorulduğumu en sonunda fark etmiş bulunuyorum. Yazmayı çok istemek ama, bir türlü yazamamak, buna da bin türlü mazaretler uydurmanın geçerli sebeplerine kendimi inandırmaya çalıştım. Doğal olarak yazma eylemi hayatımın bugünkü alt yapısını oluştururken, hep gazeteciliği ve iletişimciliği merkeze koyarak prdofösyonel olarak yazmak, hemde yazma eylemini birtakım mecralarda görmek arzusunu taşıdım.. Aslında bugün yazma adına ciddi bir hareket noktasındayım. Eğer yazabilirsem; yazmak ve yazamamak arasında kalmadan ilerleyebilirsem, var oluşumun altına imzamı keyifle atmış olacağım.

Yazmak, yada yazamamak eylemini, bu andan itibaren ısrarla yazmaktan yana kullanacağım. Ayrıca ikisi arasında kararsız kalmama, tıpkı okyanuslardaki med ve cezir gibi gidip gelmelerime neden olan, beni düşünce, duygu ve davranış olarak olumsuz etkileyen, bütün bahanelere olanca gücümle karşı duracağım. Çünkü yazamamak sonuçta yazmamak demektir. Olmak yada olmamak gibi; yazmak ve yazmamak iki zıt kavram bir arada kullanılsa bile , eylem olarak bir arada doğası gereği olmayacağını biliyorum. Yazamamak fikri bahanelerle gelişip, kötü bir hücre gibi insan bünyesini bütünüyle sarabiliyor. O halde yazmak eylemim; duygularımda, düşüncelerimde, aklımda, zihnimde, hafızamda yer ederek, bunu da bütün kalbimle davranışlarıma dökeceğim. Öyle bir hayat süreceğim ki, geçmişime güzel bir miras bırakmış olup, ancak yazarak ve yaşatarak öleceğim.

Ümit Gülbüz Ceylan

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Özümüz Gibi Yaşayalım



Şehirli insan olmanın, şehirde yaşamanın derin sancısını yaşıyoruz. Şehirde yaşamanın getirdiği birçok kolaylığın, hazırcılığın bize neye mal olduğunu acaba kestirebiliyor muyuz? Herşeyi tüketmek için kurgulanmış şehir hayatında önümüze hazır gelen yiyecek, içeceğin, giyeceğin, neresinde bir emeğimiz var ki; bunu yüreklilikle kendimize sorabiliyor muyuz? Pek değil tabi. Elde ettiğimiz her şeyin hakkımız olduğunu zannedip sorumsuzca tüketmek için ne gibi ayrıcalığımız olabilir? Tabi ki hiç. Şehirde yer edinmiş olmanın verdiği bir egoyla ne yazık ki; kendimizi efendi, üretenleri de kendi hizmetkârlarımız zannetmek gibi bir komplekse giriyoruz. Onlar üretsin de, biz parasını verelim, gelsin önümüze hazır tepside sunulanlar. Üstelik bu sunulanların çoğu da, ihtiyacımız olmayan ve  bizi köleleştirmek için yaratılmış sahte ürünler. Evet ürün demek daha doğru belki de. Zira bir insanın ihtiyacı bellidir. Köydeki, kasabadaki insanın kaç adet ayakkabısı var; buna karşılık bizim giydiğimiz ayakkabılarımızın haddi hesabı nedir?.   Buzdolaplarımız ağzına kadar dolu dolu. Neredeyse içindekiler aylarca yetecek kadar nevaleyle doludur. Giydiğimizi bir daha giymeyiz. Modası geçeni, beğenmediklerimizi köylerdeki  fakirlere göndeririz. 

Çalışıp didinip, dinginliğimizi yitirmek için elimizden geleni yapıyoruz. Şöyle bir durup kalabalıklara karşı, bakmıyoruz kendi aynamıza.. Neden ve  niçin bunca çaba ve  koşuşturma!. İyi bir hayat yaşamak için verdiğimiz bunca  boğuşmaca. Kendimize  verdiğimiz cevabımız da hazır zaten. Kendi kendimize kandırmamalıyız. Onun için kendimizle yüzleşmenin zamanı kollamalıyız.. Öyle ruh hali yaşarız ki, o gelmeden kendimizle karşılıklı bir konuşmalı ve kendimizle hesaplaşmalıyız. Bu telaşımız nedir ki; ve bu koşuşturmanın varacağı yer neresidir?
Anlamak lazım kurgulanan oyunu. Para kazanmak için yaşamadığımızı, hayatın bu kadar anlamsız olmadığını..  Daha çok para kazanmak ve  daha çok tüketmeğe ihtiyacımız mı var yoksa, bir deniz kenarında ufka dalıp kendimizle buluşmalı mıyız? Biraz tefekkür etsek bu sorunun cevabını rahatlıkla kendimize verebiliriz. Yorgunuz hep şehirli olarak. Bırakalım bir an kendimizi engin düşünce ve duygulara.. Gözlerimizi kapatıp, rüzgârın esintisine birkaç dakika da olsa da kerdimizi bırakalım... Bütün dünyevi kaygılardan uzak derin bir nefes alıp verelim. Rahatlayalım. Gerginlikleri üzerimizden atarak yumuşayalım. Hayatı derinden yaşamayı, tadına varmayı, ruhumuzu bedenimize esir etmeden var olmayı öğrenelim şehirde de olsa. Tükenmeden var olabilmenin; onca kalabalığın içinde ağır çekimde yaşayabilmenin hünerini gösterelim kendimize. Yiyecek ve giyeceklerimizle değil, yüce bir gönülle ve güzel bir gülümsemeyle bir esinti gibi insanların gönüllerine giden yol güzegahından yürüyüp, geçip gidelim. Böyle bir felsefe içinde varlığımızın özüyle bir gönül köprüsü oluşturalım. Kendimiz gibi, özümüz gibi yaşayalım. 

Ümit Gülbüz Ceylan


19 Ağustos 2012 Pazar

Bu Bayram


Bu bayram uyanış olsun. 
Gafletten kaçış olsun..
İçimde bir ulvi ses var;
Ölüyü bile dirilten
Bir nefes olsun.

Bayramınız kutlu olsun.


Ümit 
Gülbüz 
Ceylan

3 Haziran 2012 Pazar

Yazmanın Sancısı Yazamamaktır


Bir şeyi yapmak isteyip de yapamamak, neden yapamadığını da bilememek insanı delirtebilir. Benim şu anda, böyle bir durumda olduğumu söyleyebilirim. Yapamamanın verdiği sıkıntıyla kıvranıyorum. Yazmalıyım, yazmam gerekiyor deyip deyip, dört  yana dolanıyorum. Bir içeri, bir dışarı çıkıp duruyorum. Bari temiz bir hava alayım diyorum. Beynime daha çok oksijen gider de belki bir ilham gelir, bir fikir ateşler beni yazarım diye umutlanıyorum. Ama nafile. Sonunda umutsuzlukla kendimi suçlayıp duruyorum. Beceriksiz olduğumu düşünüyorum. Daha  önce yazdığım onlarca yazıyı yazan kimdi o zaman diyorum. İşin içinden çıkmak gerçekten zor oluyor. Neden böyle oluyor. Neden yazamıyorum. Bu durumda ne yapmalı, bunun bir formülü bir ilacı var mıdır? Güzel bir müzik dinlemek, bir iki satır bir şey okumak mıdır bunun ilacı. Göğsümün üzerindeki ağrı ancak yazdıkça hafiflediğini hissediyorum. Nihayetinde şu anda yaptığım faaliyet bir yazma eylemi olduğuna göre seviniyorum aniden. İşte yazıyorum ya diyorum. İnsan mutlu olduğu şeyi yaptığı müddetçe mutlu oluyor, kendini iyi hissediyor, var olduğunu anlıyor. Acaba yazarken arada atıştırdığım şu lezzetli yeşil elmanın bir etkisi olabilir mi diye düşünmeden de alamıyorum kendimi. Elma, yazarken hayatıma lezzet katsa da asıl başarı inanmak ve inandığın şey için azmi elden bırakmamak oluyor. Keşke elma yiyerek yazılabilseydi iş çok basit olurdu.

Ne yazacağımı, hangi konu üzerinde fikir yürüteceğimi bilemiyorum bir anda. Yürütecek bir fikirim olmadığından değil benimkisi. Anlamını yitiriyor bazen her şey. Onca insan yazıyor zaten diyorum. Yazsam ne olacak ki diyorum. Başka şeylerde diyorum tabi. Sürekli bir şey demek yerine oturup yazmayı deniyorum bu defa. Defalarca deniyorum. Olmuyor olmuyor. Kalkıyorum bilgisayarın başından derin nefes alıyorum. Hadi gayret diyorum. Bazen bir iki satır karalıyorum ardından siliyorum. Ne olacak bu halim diyorum. Bir yerde okumuştum. Şimdi adı aklıma gelmiyor ama çok ünlü bir yazardı kendisi, yazmak için bazen saatlerce elinde kalem kağıtla öylece baş başa kaldığını ifade etmişti. Yani benim durumum o zaman olağandır diyerek sevinmeli miyim? Kendi içimde yaşadığım hezeyanları yazdığım satırlar, kelimler anlasalar diye yardıma çağırıyorum. Kelimelerin gücüne sığınıyorum. Harflerin tek tek yaratılışlarını düşünüyorum. Yazıya dökülmelerini diliyorum. Hatta yalvarıyorum. Sonunda ortaya bu yazı çıkıyor. Zihnim ne istiyorsa onu yazıyor bu eller. Ellerimle zihnime komutu veren o yüce kudretin gücüne bırakıyorum kendimi.

Bir billur su gibi aksın, gitsin kelimeler. İyilikler ve güzelliklerle buluşsun kelimeler. Bir nefes oluştursun hayat kurtarsın yazdıklarımız. Anlam bulsun bütün fikirler, duygular ve davranışlar. Çünkü bu andan itibaren benim planım değil bu yazdıklarım. Tamamen O’nun isteği ve iradesi doğrultusunda yazmak istiyorum. Şuanda neden, niçin bunu böyle yazıyorum. İnanın bilmiyorum.

Ümit Gülbüz Ceylan

10 Mayıs 2012 Perşembe

Ölüm Var..


İlkbaharı çok severdin. Çiçekler toplar getirirdin. Onları bir küçük kavanoza koyardın kır bahçesi misali. Yine bir ilkbahar günü sessiz sedasız gittin bu dünyadan. İçimize tarifsiz bir acı bırakıp göçtün başka bir âleme. Yolculuğumuz bu kez senin cenazen için Biga’ya doğru. Yollarda mimoza ağaçları sarı sarı açmışlar. Kulağıma beyaz giyme seni yolcu sanırlar adlı Çanakkale türküsü çalınıyor. Oysa sen çoktan kendi yolculuğuna çıkmıştın. Yalova’ya geçmek üzere vapur beklerken bu kez kulağıma Arda boylarında türküsü çalınıyordu. Ah anneciğim vah anneciğim bu genç yaşlarda attın denizlere beni. Gözüm denizin dalgalarında köpüklerin ucuna takılmış gidiyorum. Ayaklarım yerden kesilmiş hissiyle ne yerdeyim ne de gökte. Araftayım. Ne zormuş ne büyük imtihanmış bir sevdiğini, canını kaybetmek. En sevdiklerimizle gider hayatımızın onlarla yaşadığımız bölümü. Onun her dem hatırasını yaşarken,ileriye  dönük hayallerimizde artık olmayacakları duygusu ne ağırdır.
Hayatımın çok büyük bölümüne nüfus etmişin..Farkına varmamışım.. Zaten hep kaybettiğimizde sevdiklerimizin değerini anlamıyor muyuz? Şimdi sana selam göndersem alır mısın?  Evvel giden ahbaba selam olsun erenler ilahisi tüm ruhumu kaplıyor. İki damla yaş süzülüyor yanaklarımdan aşağıya doğru, ufku selamlıyor gözlerim. Ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgide gidip geliyorum. Ne garip bugün varız, yarın yokuz. Aslında garip olan var olduğumuzu sanmak değil mi? Yokluk ve yoksulluk varlığın kendisidir diyor mutasavvıflar. Dolayısıyla insan vücudunun,  ilahi görünüşünün bir işareti ve Allah’ın varlığı olduğunu bilmemiz gerekiyor.  Bilmek anlamakla bir midir? Anlamak içselleştirmekle bir midir? Sorular alıp götürüyor beni... Gözümü ufuk çizgisinden ayırıp vapurdan bir an önce inmek ve karaya ulaşmak isteyen insanlara takılıyor. İşte dünya hayatı. Bir an önce bir yerlere yetişmek için kıyasıya birbirimizi geçmek için yarışıyoruz. Ne için, ne uğurda? Büyük gün gelince dur yolcu diyecek olan yaratıcının sesine cevap vermekten öte gidecek yolumuz olmadığını bilmiyor muyuz?
Mimozalar açmış anne baksana!. Bir o yana, bir bu yana savruluyorum. Ölümün aldı beni götürdü âlemden aleme.. Bu duygudan, o duyguya bir beşik gibi sallayıp duruyor. Nasıl bir gerçeklik ki!.  Bu bir tokat gibi yüzüme çarptı. Her şeyi baştan sorguluyor oldum birden bire. Ölüm var ya Ömer! Ölüm var ya Ümit! Ölüm var ..

Ümit Gülbüz Ceylan

11 Nisan 2012 Çarşamba

Şok.. Vahşet.. Felaket.. Kabus.. Facia !..


Yukarıda okuduğunuz bu başlıklar kulağınıza hiç de yabancı gelmiyor değil mi? Hatta o kadar aşinayız bu kelimelere ki; onlarsız cümle bile kuramaz olduk. Hemen her gün bütün gazetelerde, hem de manşetten görebileceğiniz bu sözcüklerden en az bir tanesi dimağlarımıza defalarca vurulup duruyor. Akşam bültenlerinde ve internet sitelerinde “Şok.. Şok..” diye başlayan alt yazılarla hazırlanmış haberi dehşet içinde okuyup, panik olmanıza sebep olan bu haberlerin arka planında yatan  niyetlerini hiç düşündük mü? Haberi hazırlayanlardan birçoğu bu kelimeleri neden, niçin kullandıklarını bile düşünmeden fütursuzca başlığı atıveriyorlar.  Bilinçsizce yapılan bu tür haberlerin toplum üzerinde o kadar kötü etkisi var ki!. Her kelimenin bir psikolojisi vardır. Bu psikolojiye göre söz vücut bulur. O halde başlık atarken sorumluluk bilinci taşınmalıdır. Habercilik kopyala yapıştır değildir ki!. Zaten gazetelerin sayfalarında artık haber ajansı haberlerini okuyor gibiyiz. Haberlerde hiç bir editoryal çalışmayı göremiyoruz.

Büyüklerin dediklerinden yola çıkarsak, kelimeleri bile seçerek özenle kullanmalıyız. Çünkü söz bir anda çıkar ve artık geri döndürülmez. Kitle iletişim araçlarının en önemli işlevlerinden biridir doğru bilgiyi doğru bir dille vermek. Tabii buradaki en önemli ayrıntı da bilgiyi çarpıtmadan verebilmektir. Bu ayrı bir maharet gerektirir. Popülist hedeflere kurban giden haberleri bu sözcüklerle hedefinden saptırıverirsiniz. Haber haber olmaktan çıkar. Sürekli aynı başlıklarla yapılan haberler ancak yeteneksizliğin işaretidir. Onun iiçin kelimelerin toplum üzerindeki etkisini düşünerek habercilik yapılmalıdır. Bu konuda fakültelerde kelimelerin psikolojisi üzerine dersler veriliyor mu bilmiyorum? Ancak toplum üzerindeki etkisini görmek açıkca mümkündür. Bunun adı da paranoyadır.

Ümit Gülbüz Ceylan

26 Mart 2012 Pazartesi

Güneş'in Kitabı

Her çocuk dünyaya geldiğinde yaşama sevincini annesinde bulur. Hayatı özellikle annesinin himayesinde kavramaya çalışır.  Bebeklikle başlayan dünyayı tanıma, merakla birlikte, çocukların araştırma, öğrenme, bilme ve öğrendiğini uygulama dürtüsü aynı zamanda kendisini de bir varlık olarak tanımaya götürecektir. Çocuk özellikle hayatını öncelikli olarak anne eksenli olarak algılar. Anne sevgisi ve anne bilinciyle hayatını özdeşleştirir.  Onun için annelik sevgi, şefkat ve merhametin pınarıdır. 

Çocuklarımız bir gömlek büyüdüklerinde, oyuncaklarla haşır neşir olur. Aslında bebekliğiyle birlikte, dokunma, işitme, görme ve hatta bulduklarını ağzına götürme ve ısırma fillerin içindedir. Biraz daha büyüdükçe deneme yanılma yoluyla çocukluk dünyasıyla birlikte, annelik değerlerinin yanında oyuncakları da yer alır. Her oyuncak çocukların düşünme, hissetme ve davranışlarına etki edebileceği gibi, bilinç altını da hayatının sonuna kadar şekillendirecek değerlerin temeli de atılmış olur. Erkek çocukların oyuncakları kız çocuklarının oyuncaklarından farklıdır. Tıpkı giyim kuşamda olduğu gibi, davranışları da erkek ve kız çocuklarının farklı olacaktır. 

Nihayet çocuklar küçük yaşlarda, boya kalemleriyle, defterlerle hatta kitaplarla muhatab olur. Çocukların daha küçük yaştan, inançlı, sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir hayat  yaşamaları için, anne ve babaların eğitim eksenli bir hayat tasavvurunun gerçekleşmesi için büyük çaba sarfederler. Eğitimciler de gelişen teknoloji ve anlayışlara göre çocuklarımıza imkan sağlarlar. Başta çocuklarımızın nefes alıp vermeleri kadar hayati bir değeri olan, eğitimin öğrenmek ve öğrendiklerimizi hayatımıza uygulamak konusunda bilinçlendirilmeleri gerekmektedir. Çocuklarımız etrafındaki objeleri tanıma sürecinde mutlaka eğitim araçlarıyla tanıştırılmalı.En önemlisi eline kitaplar verilmeli. Hatta her çocuğun kendine has bir kitabı olmalı. Çocuklar lk kez kendi kitabıyla tanışmalı. Bunun gibi Güneş'in de bir kitabı olmalı. Adı "Güneş'in Kitabı" olmalı.

Ümit Gülbüz Ceylan

22 Mart 2012 Perşembe

Bahar’ın Nefesi

Toprak artık kış uykusundan uyandı. Takvime göre baharın geldiğini müjdeleyen 21 Martı dün geride bıraktık. Uzun bir kışın ardından, hiç bitmeyen soğuk ve yağışlı havaların bitmesiyle umut kıpırtıları içimizi ısıtmaya başladı bile. Havalar hala zikzaklı bir seyir izlese de, güneşli günlerin habercisi olan cemreler sırasıyla havaya, suya ve toprağa düştü. Ağaçlarda tomurcuklar, çimlerde kır çiçekleri açmaya başladı. Yakında İstanbul’un simgelerinden laleler ve boğazı saracak olan erguvanlar seyri endam etmeye başlayacak.

Her bahar toprağa müjde gibi doğar. Bahar rüzgârı eser de dallar üzerine gereken etkiyi yapmaya başladı mı, bahar yağmurları yağıp ağaç dallarına su yürüdüğünde, dallar yeşerecek ve çiçekler açacak. Bize düşen tüm bu olanları görmek, anlamak, beraberinde getirdiği derin manaya tefekkür etmek gerekir. Çünkü bahar, dünya yaratıldı yaratılalı hep tekrar edip duruyor. Bu düzen yaratıcının indinde biteviye tekrar ediyor. Bahar mevsiminin getirdiği rüzgârlar, yağmurlar ve semadaki güneşin parıldayışı hep bir tesir içindir. Bahar bir dirilişi sembolize etmesi bakımından insanın içindeki güzel duyguların da her şeye rağmen doğabileceğinin müjdesini vermektedir. Hazan mevsiminde nasıl bir bitiş varsa, doğal olarak bahar mevsiminde de onun karşıtı olan yeni bir doğuş olan, bahar vardır.

Bahar bizi uyandırmalıdır. Baharın rüzgârı tıpkı temiz bir nefes gibi ruhumuzun derinliklerine işlemelidir. İnsan baharda yeniden yaratılışın şahidi olur. Her yaratılışta farklı tecellileri seyreder.  Bahar yağmuru nasıl tabiata can verirse, tabiatın içinde bir varlık olarak bulunan insana da  bundan nasibini alacaktır. İnsan daha canlı ve yaşama azmi ve neşesi içinde bulunacaktır. Bu hal ile uyanan ruhumuz yeşerir, çiçek verir içimizi arındırır. Kuş gibi hafifler, uçacak gibi oluruz. Bütün yüklerimizden kurtulmak istercesine, tabiatın kollarında uyanmak, her güne güneşle merhaba diyerek, tüm insanlığı kucaklamak isteriz. Baharın enerjisi bizi çepeçevre kuşatır ve bizi alıp bam başka bir âleme götürür. Bahar öyle bir iklimidir ki; onda daha başka bir hal içinde yaratıcının tecellisini fikreder ve onu bütün hücrelerimizle hissederiz. Alemi şühüd   ve âlemi gaybın içinde bir beşer olarak, aklımızın çektiği sıklet kadar, sonsuzluk içindeki değerlerin idrakine varırız. İnancımız ve teslimiyetimiz kadar da, “Kalü bela”dan bu yana bu değerleri özümüzde hissederiz. Rüzgârına kucak açmış olanlar için bahar, iklimlerin ötesinde bir hayat iksiridir. Bir abı hayattır. Can suyudur. Yaratanın “Hay” sıfatıyla bütün canlılar alemi hayat bulur, canlanır, yeniden dirilir. Yeter ki bizim de hayata açık bir penceremiz olsun.. Yeniden canlanalım, yeniden dirilelim. Gafleten, uyuşukluktan kurtulalım. Yeniden bütün varlığımızla güncellenelim.

Ümit Gülbüz Ceylan

15 Mart 2012 Perşembe

Sorun İnsanlığın Sorunu

En başta insanlığın sorunları Cennette, Adem ile Havva’nın dertsiz, tasasız yaşarken, yasak meyveyi Havva’nın Adem’i kandırıp yedirmesi ile başlar. Arkasından hem Adem’in hem de Havva’nın ilk suçu islemesiyle Cennetten yer yüzüne indirilirler. Bu insanoğlunun işlediği ilk suçtur. Bu suçun cezası ise fani dünyada zorlu bir sınav yaşayarak geçirmektir. Bu dünyada Allah’ın rızasını kazanacak bir kul olabilmektir. Hristiyanlığa göre “Peche orginal” diye adlandırdıkları ve çocukların doğumunda, bundan kurtulmaları için vaftiz ettikleri asli bir suçtur. İslam inancında ise çocuklar masum olarak doğarlar. Ama kabul ederiz ki dünyada rahatlık yoktur. İnancını hakkıyla yaşarsan bu dünyada  huzur ve mutluluk vardır. 
Adem ve Havva’nın Cennetten kovulmalarını içeren suç,  yasak meyveyi yemesiyle Allah’ın emrine karşı gelmeleridir. Bu suçu Adem ile Havva ikisi birlikte işlemişler, sonuç olarak da ikisi birden Cennetten kovulmuşlardır. İnsanlık bir ailedir. Bir türdür. Bizim inancımızda kadın ya da erkek hakları diye bir kavram yoktur. Bu haklar insanlık ailesi tür üzerinden müteala edilip değerlendirilmelidir. İnsanlığın devamı için, iki cinsin; kadın ve erkeğin ve Adem ile Havva’nın varlığıyla eş değerdir. Adem’in oğlu, Havva’nın kızı şeklindeki  bir kavram kendi içinde çelişkidir. Nesiller ancak ademoğlu, insanoğlu  ya da  insanlık gibi kavramlarla izah edilebilir. Çünkü ilk insan Hazreti Adem olup aynı zamanda hem Hazreti Havva’nın  hem de insanlığın ilk peygamberidir.  

Hazreti Adem ile, Hazreti Havva, her biri ayrı ayrı yerlerde olmak üzere, dünyaya gönderildiklerinde hayatının meşakkatleriyle baş başa kalmışlardır. Bir zaman sonra buluşmuşlar, sonra da insanlık neslinin devamı için çocukları olmuştur. Bu çocuklardan nice nesiller devam etmiş insanlık meydana gelmiştir. Bu iki insan ekseninde, insanlığın hiç yabancı olmadığı, aşklar, kavgalar, ihtiraslar, ayrılıklar, sevgiler, kavuşmalar ve ıstırablar yaşanmış, devamında insanlık tarihine  konu olan bütün öykülerin ilk kahramanıdırlar. Hazreti Adem ile Hazreti Havva’dan sonra,  o günden bu güne kadar kadın ve erkek neslinin başlattığı bu dünya yaşamındaki hikâyenin kahramanları değişse de konular hiç değişmemiştir. Konuştuğumuz sorunlar temelde yine aynı  konular olduğunu tahmin etmekle birlikte, bize dayatılan modern yaşamda konuyu ele alış biçimimizdeki saplantılı yüzeyselliktir. Bugün hala kadın erkek tartışmaları körüklenmekte, adeta yangına ateş ile gidilmekle birlikte, içinden çıkılmaması için sanki özel bir çaba harcamaktadırlar. Oysaki mesele çok bilinmeyenli bir denklem değildir. Kadın ve erkek cinsiyetleri dışında sadece birer insandırlar. Basit manada insan diyoruz ama, insan olmak öyle kolay bir şey değil. Dolayısıyla kadın da, erkek de sorumluluğunu bilip,  üzerine düşen vazifenin hakkını bir insanlık hukuku olarak kabul  edip, yerine getirmelidir. Ancak insanlık böyle temsil edilmelidir.  Temsil ettiğimiz insanlık makamının kendimize değil de, Allah’a ait olduğunu anladığımız anda,  sorumluluğumuzun bilincine vararak kendimize geleceğiz. Böylelikle kadın ve erkek kavramlarının ötesinde, bir insanlık mefkuresinde  buluşmuş olacağız.

İnsanlık meselesi içinde değerlendirilmesi gereken bir konu olan kadın ve erkek arasındaki sorunlara tartışmalı yaklaşıyorum. Olaya aralarındaki bir sorundan kaynaklanan meseleler bütünü gibi bakmak, bana kolaycı bir bakış gibi geliyor. Aslında bu sorun kelimesi üzerinde kısaca durmak yerinde olur. Bazı kelimeler bize zaman içinde, özellikle de son yıllarda dayatılmak istendi. Sorun yaratılmak istendiği için bu kelimeyi sık duyar olduk. Çünkü sorun yaratılmalıydı ki, piyasalar hareketlensin. Oysa ortada bir sorun varsa, çözüm için kendi içimize dönmek gerekiyor. Yani vicdan muhasebemizi  yapmamız gerekiyor. Adalet, hak, hukuk insanlık adına suç işlememek için, yarın hak divanında sorgulanmamak için, vicdanların harekete geçmesi gerekiyor. Bunun yegane yolu mütekamil bir eğitim sisteminin oluşmasıdır. Bu da  İslami esaslarda, insani ve vicdani bir  eğitimin varlığından söz edersek ancak mütmain oluruz.

8 Mart tarihinde gerçekleştirilen birçok toplantıda, yazıda, çizide kadına şiddet, kadının istismarı, kadının özgürlüğü, kadının istihdamı, kadının örgün eğitimi üzerine birçok istatistik  veri, haber ve benzeri bilgiler masaya yatırıldı. Bu başlıklar tartışılırken tek fail vardı; o da erkekti.  Maalesef çok önemli bir konu vardı ki bu neredeyse hiç gündeme gelmedi. Tüm bu erkekleri doğurup, yetiştiren kadınlar değil midir? Anne olan kadın nasıl bir erkek yetiştiriyor ki, o erkek gün geliyor karısını dövüyor, öldürebiliyor. Hatta onu yetiştiren anneye bile her türlü kötülüğü yapabiliyor. Anneler nerede hata yapıyor?  Anneler kızlarını nasıl yetiştiriyor? Anneler kızlarını yoksa iyi bir anne adayı olarak yetiştiremiyorlar mı? Yarının erkeklerini yetiştirecek anneleri  ve o anneleri yetiştirecek kızları eğitecek, milli bir eğitim reformuna ihtiyaç var. Yarının bilinçli anneleri, ellerinde Barbie bebeklerle, daha on üç yaşına gelmeden ellerine verilen son model cep telefonlarıyla anneliğe hazırlanamazlar. Mitinglerle, reklam kampanyalarıyla, hamasi nutuklarla ne bir kadına, ne de topyekün insanlığa  hizmet edilemez. Kadın erkek cinsiyet ayrımı yapılarak oluşan insanlık sorunları ancak; kadın ve erkek eşitliğinde değil; hak ve adalet duygusunun vicdanlarda yer edip, yeşerdiği zaman sorun olmaktan çıkacaktır. Kadın erkek ilişkilerinden doğan sorunları tek taraflı ele alamayız. Eğer bir sorun varsa, kadın ve erkek her iki cinsin bu sorunlarda az, ya da çok bir paydası vardır. Mademki kadın ve erkek cinsi insanlık neslinin devamında birbiri için vazgeçilmez mutlak gerekliliktir; o halde kadın ve erkek sorunları ancak insanlık değerlerinde hakkaniyetle çözülmelidir.

Ümit Gülbüz Ceylan

14 Mart 2012 Çarşamba

Anayasalardan özgürlüğe yol çıkar mı başlığına bir cevap.

Özgürlük ancak hırslarımızdan kurtulduğumuzda gerçekleşebilir. Hırs bencillikle eş değer bir kavramdır. İhtirasın insanlık idealinde hiç bir değeri ve yeri yoktur. İhtiras  bir isteğin, bir arzunun ahlaki, kanuni, hukuki değerleri çiğneyerek bir hedef, bir amaç, bir gaye yerine sadece insanın nefsi ve bencillik duygularını tatmin edecek  bir emel haline gelmesidir. Bu aynı zamanda  bir kısır döngü içinde, takıntı haline gelmesidir. Hırs aynı zamanda ne yazık ki;  bugün dünyayı zaptetmiş durumdadır. Ülkeleri yönetmeye çalışan birçok devlet adamları, siyasi kimlikler, hatta demokrasi getirme emeliyle milyonlarca insanı katleden çağdaş ülke diktatörleri, milyonlarca çocuk, kadın yaşlı masumlara kıyılabiliyorlar, vahşetlere göz yumabiliyorlar, hata alet bile olmaktan çekinmiyorlar.
Özgürlük ancak hırslarımızdan kurtulduğumuzda gerçekleşir. Hırsın hangi türü olursa olsun, insanlık için bir yıkımdır.  İster makam hırsı, ister para hırsı, ister şöhret olma hırsı hepsi insanlık için bir marazadır. Hırsın nüvesi bencilliktir. Her ne olursa olsun, hırsın kölesi olmuş bir insan en büyük esareti önce kendi içinde yaşıyor demektir. İhtiraslı bir insan, ahlak, kanun, nizam ve hukuk tanımazdır. Bu değerleri sadece kendi özgürlüğü adına çiğneyen ihtiraslı bir kimse,  aynı zamanda da kendisini esaret hüçqcresine hapsedecektir. Bu esaretten insan ancak kendi nefsinin başını özgür bir ruh önünde eğerse kurtulabilir. O da iradesini Allah’ın iradesine teslim eden bir nefis, ruh makamına çıkar ve orada huzur bulur. Yani insan Allah'ın emirlerini yerine getirip, kulluğunu Allah için yaparak, Allah'ın rızasını kazanır ve  gerçek özgürlüğü ancak o zaman tadar. 
Anayasalar zaman zaman yapılır, zaman zaman saptırılır. Zaman zaman kanunlar uygulanmaz. Önemli olan kişinin anayasadan önce, neyin iyi, neyin kötü, neyin güzel, neyin çirkin oldğunu bilmeli ve bunu yasalardan önce kendi nefsinde yaşamalıdır. Doğruyu yanlıştan ayıran bir bilinç mertebesine erişmelidir. Hak ve  hukuku tanımalı, özümsemeli, ilkeli yaşamalı, varlığını toplum içinde hakkaniyetle sürdürmeli, davranışlarını da İslami, insani ve vicdani ölçütlere göre ayarlarsa, anayasaların da ruhuna uygun bir yaşam biçimini benimsemiş olur. Adaletin, hukukun, kanunların yetişemediği yerde vicdanın işlemesi bir insan için en büyük fazilettir. Herkesin başına bir zaptiye dikemeyiz. Zaptiyenin başına da bir zaptiye dikilmesi zarureti doğar ki, bu sonu gelmeyen bir çelişkiler yumağı haline gelir. Onun için anayasanın ruhunda, her bireyin inancını yaşaması, fikir ve ifade özgürlüğünü bularak, muhakeme gücünü de elde edebilmesi gerekir. O zaman anayasa kanunların ötesinde, vicdanlara da seslenecektir. 
Kişi inancıyla, aklı ve fikriyle kendi nefsini kontrol etmede irade sahibi olursa, her zaman Allah korkusunu üzerinde hissedecek demektir. O takdirde bir kişinin başına dikmekte olduğumuz bir zaptiyenin başına, ayrıca bir zaptiye daha dikme gereği ortadan kalkacaktır.
Ümit Gülbüz Ceylan

25 Şubat 2012 Cumartesi

Bir Başkayım Bazen Ben

Başlasın yolculuğum geçmişe doğru. Kendimi arama yolculuğu bunun adı; zaman zaman gidip geldiğim,  anılarımın tazelenmesi için, içimde büyüttüğüm kendi çocukluğuma ve bütün masumiyetime dair. Bu yolculukta, en sevdiğim anlar olarak sayabileceğim, çocukluğumun anılarıyla buluşmak istiyorum. Kendimi çocukluğumun baharında yeni filizlenen ağaçların tepesine tırmanmak, kokusunu içime çekmek, kendimi ait olduğum masumiyet dünyasında görmek ve o zamanlarda soluduğum nefeslerde bulmak istiyorum. Kirlenmiş bir dünya ve hayat ikliminde kendimi arama ve bulma umuduyla umutlanıyorum. Yolculuğumun sonunda bir damlanın bir ırmakla, bir ırmağın bir denizle buluşma serüveninde olduğu gibi bir katreden bir umman olma erdemine ve olgunluğuna kavuşmak istiyorum. Ancak bu yolculukla özgürüm, kendime aitim. Bu yüzden seviyorum çocukluğumun masum şarkılarını, ezgilerini. Zaten bu yüzden bir başkayım ben.                                                                          
Zamanı durdurmak istiyorum. Yelkovanın aceleciliğinden, akrebin tembelliğinden bıkan bir saatin kadranın yakasından akrep ve yelkovanın düşmesini istiyorum. Güzel geçmişimi geleceğimle kirletmek istemiyorum. Çocukluğumun masumiyet değerleriyle tekrar donanayım, çocukluk ruhumla geleceğimle bezeneyim istiyorum. Çocukluk duygu ve düşüncelerimle beyaz sayfalarda pembe rüyalar kurayım. Bütün çiçeklerin renkleriyle ömrümü renklendireyim. Çocukluk rüyalarım ve hayallerimle bir masumiyet dünyası kurayım, sevginin, saygının anlam bulduğu bir dünyada anlaşılayım istiyorum. Doğruluğun, dürüstlüğün, hoşgörünün, anlaşılmanın erdemiyle buluşmak istiyorum. Bütün yanlışlıkları, bütün kötülükleri, bütün çirkinlikleri geride bırakmak, buna karşın; doğulukların, güzelliklerin ve iyiliklerin erdemine erişmek istiyorum.
Çocukluğumun ruhu; geçmişim ve geleceğimdir benim. O olmadan ne geçmişim olur, ne de  geleceğim olur benim!..
Hangi şarkıların notalarında, hangi romanın satırlarında, hangi şiirin dizelerindeyim ben!. Hangi rüzgâr savurur beni çocukluğumun ruhundaki anılara. İçim içime sığmaz bu çocukluğumun. Hangi hüznün kapısındayım.. Öksüz ve yetim gibi mahzun bir ömür yolcusuyum. Bazen bir deli rüzgar çağırır beni, oraya buraya iradesiz alır, bir kuru yaprak gibi savurur beni.. Kah çocukluk anılarımın sallanan beşiğine bırakıverir.. Kah geleceğimin umutlu hayallerine sürükler beni. Sonrasında da ağır bir hüzün çöküverir üzerime. İşte bu yüzden bir başkayım bazen ben..
Ümit Gülbüz Ceylan

19 Şubat 2012 Pazar

Çocuklarımın Dindar Yetişmesini İstiyorum

Yazıma gazeteci Serdar Turgut’un kendi köşesinde yer verdiği yazısındaki yanılgıya vurgu yaparak başlamak istiyorum. Turgut, dindar gençlik başlığını taşıyan ara spotunun altındaki satırlarda Milli Eğitim'in Fatih projesini desteklediğini çünkü, Başbakan dindar bir nesil yetiştirmek isteseydi tüm öğrencilere araştırma, sorgulama, yaratıcı olmalarını hedefleyen bir  projeye başlamazdı diyor. Yani Turgut’a göre dindarlık ve çağdaşlık ters orantılı bu nedenle de Başbakan zaten dindar bir nesil isteseydi çağdaş bir eğitim öngörmezdi demek istiyor.  Korkulacak bir şey yok yani! Bazı yazarlarımız hala dindar olmanın ne olduğunu kavrayabilmiş değil maalesef. Hâlbuki gerçek bir Müslüman çağlar üstü eskimez, pörsümez kıyamete kadar değişmeyen bir mucizevi inanca göre yaşayarak hayatını idealize eder..

Çağdaşlık bugünkü anlamda hukuki, ahlaki, insani, fıtri ve vicdani değerlere ters orantılıdır. Eğer yazar bu söylediklerimin paralelinde bir anlayış gösteriyorsa diyebileceğimiz bir şey yoktur. Çağdaşlığı dindarlığın üstünde bir kavramdır algısını ifade etmek istiyorsa bu bir yanılgı ve hezeyandır. İslam çağlar üstü en üst değeri olan bir kavramdır. İslam kişiye araştırma, sorgulama, anlama ve dolayısıyla da düşünme ve çalışma emri verir. İslam insan ömrünün her aşamasında aktif bir dindir. Bugünkü  İslam toplumlarının hayatına bakarak da İslâmı tam anlamıyla değerlendirmemiz ise kısır kalır. Ama Peygamber efendimizin hayatına baktığımızda Efendimizin ve Ashabının hayata karşı inançlı ve soylu duruşlarını görmemiz mümkündür.  Cahiliye devrindeki bir Arap kavminin maddi manevi putlarını yıkmak için nasıl bir mücadele içine girdiğini okuyarak öğrenebiliyoruz. Her şeyden önce Kuran-ı Kerim’in ilk emir  Oku diye başlıyor. Hatta  "Rabbinin adıyla oku!" demesi çok anlamlıdır. Bu; Allah adına okunacak, Allah adına öğrenilecek, Allah adına öğrenilip yaşanılacak demektir. Bu doğrunun, iyinin, güzelin tekâmülü içindir. 

Ben de Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan İslam inancını taşıyan iki çocuklu bir anne olarak çocuklarımın dindar olarak yetişmesini istiyorum. Bütün çocuklarımızın dini, ahlaki, hukuki, fıtri ve vicdani değerleri özümsemiş, bir nesil istiyorum. Hibrit eğitim istemiyorum. Mesela zorla İngilizce yerine seçmeli İngilizce dersi verilmesini istiyorum. Bunun yerine Arapça ve Osmanlıca öğrenmesini istiyorum. Namaz kılarak büyümesini istiyorum. Allah’ın kuşatıcı sevgisini hissederek yaşamasını, Rabbül Alemin olan Allah’ın kullarını her an eğittiğini düşünerek tevekkülle ayakta durmasını istiyorum. Batı müziğini bilsin ama bu topraklarda yetişen büyük bestekârları ve eserlerini  öğrensin onların müziğini dinlesin, anlasın istiyorum. Tüketim toplumunun bir ferdi değil üreten, çevresini kirletmeyen, tüm canlılara saygı ve sevgi duyan bir anlayışla hareket etmesini istiyorum. Biliyorum ki; tüm bunları yapabilmesi demek, çocuklara, gençlere ve bütün topluma örnek olması demektir. İşte bunun için her şey eğitimle başlıyor. Kendine inanmanın, güvenmenin yegâne yolu önce kendimizi tanımak ve anlamaktır.  Onun için "Allah kendini bilen, Rabbini bilir" diyor. Dindar olmayan bir toplum demek dini, hukuki, fıtri, vicdani değerlerden uzaklaşmış, mutsuz ve huzursuz bir toplum demektir. O halde inandığımız din en mükemmel ve en son dindir. İnandığımız kitap Allah'ın kitabı Kuran-Kerimdir. İnandığımız peygamber, en son peygamber Hazreti Muhammed’tir. Efendimiz "Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim." demektedir. Ben de çocuklarımın güzel ahlak ile yetişecek bir eğitim almasını istiyorum.

Ümit Gülbüz Ceylan

7 Şubat 2012 Salı

Dönüşün Muhteşem Olsun

Tavaf yani Kâbe etrafındaki dönüş insanlığın kendi içine yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk ise Ademoğlunun bu dünyaya ayak bastığı günden beri sorguladığı varoluşunun nedenini arama seyahatidir. Yüz yıllardır birçok düşünürün kafa patlattığı, adına felsefe dedikleri bir bilim dalının bile oluşmasına sebep olan bu varoluş meselesini anlama yolculuğunun noktalandığı yerdir Kâbe. 
Zaman ve mekân kavramının olmadığı takvim yapraklarının önemini kaybettiği, renk, dil, ırk, mezhep farkının anlamını yitirdiği, insanlığı tek potada yoğurup eriten bir yerdir Kâbe. Kâbe’yi ilk gördüğünüzde ayaklarınız yerden kesilir; bu mekân kavramının Kâbe’de olmadığını anlatır. Gece ve gündüz, yani aydınlık ve karanlık bir gibidir; bu Kâbe’de zaman kavramının olmadığını anlatır. İnsanlık burada hepsi bir gibi görünür ve çoğu zaman kendinizi o kalabalıkta bir katre iken bir ummanla buluşmuş gibi hissedersiniz. Milyonlarca yürek koskoca bir tek yürek halinde atar. Bu da Allah’ın indinde tüm yaratılmışların adil bir konumda ve kendimizin de Allah’ın önünde tek başımıza olduğumuzu anlatan bir gerçektir. Tüm bu yoğun his dünyasının içinde gerçekleştirilen dönüş sizi bir merkeze doğru, yani kendinize ve kendi hakikatinize çekmek içindir. Bu öyle bir çekim gücüdür ki atomların, yani en küçük zerrenin en büyük varlığa kadar bir merkez etrafında döndüğünü göstermek içindir. Dönüş fiziki olarak bir merkez kuvvetin varlığını ispat ettiğine göre Kâbe’deki insanlığın dönüşü ise sembolik bile olsa büyük bir gücün etrafında döndüğümüzü gösterir. O halde her şey, kelimenin içinde dahi hapsolamayacak kadar büyüklükteki bir varlığın etrafında dönmektedir. Bu dönüş ise canlı bir harekettir. Yani Hay’dır. İşte tam da burada bu canlılığın içinde anlamamız gereken tek şey bu dönüşün varacağı noktanın teklikte ve birlikte yeniden doğacak olmasıdır. Bu da Allah’ın ben her an yeni bir şanla dirilirim sözüne atıfta gibidir. O yüzden meselemiz büyük davamız güçtür. Güçlük her an yeni zuhur eden âna şahitlik edebilmektir. Bu güçlük, dönüş yolculuğunda defalarca ayağımıza çelme takmak isteyen, kafamızı karıştıran birçok vesveseyi kulağımıza fısıldayan şeytanın ayak oyununa düşmeden dönüşü tamamlamanın verdiği bir güçlüktür.
İşte bu devrede muazzam bir güç devreye girer. Elinizi sımsıkı kavrar, düşsen de defalarca yerden kaldırır. Hep eli elimizin üzerindedir. Kızsa da, bağırsa da aslında her şey bizim iyiliğimiz içindir. Tıpkı bir annenin çocuğuna bağırmasındaki merhamette gizlidir O. Umut serpintileri gönderir hayatımıza yağmurlar gibi. O korur. O Sevgilidir. O sarsılmaz. Seni de sarsmak istemez ama anlamazsak nasıl anlayacağımız o daha iyi bilir. Biraz sarsar ki yüreğimiz yerinden oynasın. Çünkü yeryüzündeki halifesiyiz O’nun. Bu idrak içinde olmamızı ister. 
Ona döneceğimizi sürekli hatırlatmak ister. Çünkü sürekli unutuyoruz. Bu dünyadaki dönüşün tamamlandığı ve yeni bir var oluş için, hazır olduğumuz o kavuşma gününe hazır olmamızı ister. Yüzümüzü Kabe’yi Muazzam’a çevirmemiz, onu “Muhabbet ve ünsiyet”le kıble yapmamızı ister ki; her yer de O’nu görebilelim. İster ki ölümümüz bir “Şebi aruz” olsun. Her zaman ve her an O var ve şunu söylüyor bize; “Muhabbet ve ünsiyet” bütün varlıkların zikir ve şükür içinde hep birlikte tefrikaya düşmeden Allah’ın ipine sarılmalıdır. Çünkü yüzleri aynı kıbleye bakarak secde eden inananlar ve salih ameller işleyerek “Sıratı müstakim”de olanlar için dönüş, gerçekten de muhteşem olacaktır. 
Ümit Gülbüz Ceylan
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...