4 Aralık 2011 Pazar

Organik Oyuncaklar


Bir çocuk hayatı ilk önce, oyuncaklarla oynayarak öğrenir. Oyun aslında hayatın bir provasıdır. Çocukken elimize aldığımız oyuncakla hayatla bağ kurmaya başlarız. Çocukken hepimizin oyuncakları vardı.. Benim de.. Mesela en çok sevdiğim diyebileceğim bir oyuncağım yoktu ama, müzik aletlerini pek bir sevdiğimi hatırlarım. Bebeklerim de vardı tabii. Bbunun yanında bir de resim yapmayı çok severdim. Birçok renkli pastel, ispirtolu, kuru boyalı kalemlerim vardı. Erkek kardeşimin de en çok arabaları vardı doğal olarak. Ama ikimizin de ortaklaşa sevdiğimiz bir başka oyuncağımız vardı. Bu ahşaptan yapılmış rengârenk legolarımızdı. Yani bu, bir nevi yap-boz tarzında bir oyuncaktı. Bunlarla oynamayı çok severdim. Renkleri kırmızı, mavi, sarı, yeşil idi. Ahşaptan yapıldığından mıdır nedir, onlarla oynamayı pek severdim.

Oyuncaklarla oynama yaşını çoktan geçmiştim ki, birden bu dünyaya oldukça uzak bir mesafede kaldığımı fark ettim. Tabii çocuk sahibi olunca, oyuncak dünyasının nereden nereye geldiğini gördüm. İnsan çocuk sahibi olunca ister istemez oyuncaklarla ilgileniyorsunuz. Çocuğunuz için en uygun olanını seçmeye veya seçtirmeye özen gösteriyorsunuz. Çünkü oyuncak dünyası, dev bir sektör ve bu sektörün kurbanı olmak istemiyorsanız eğer dikkatli olmak gerekiyor. Marka meczubu çocuğunuz olmasını istemiyorsanız aman dikkat! Oyuncaklar canavarlaşmış gibi, çocukların üzerine geliyor. Onların ruh dünyalarında nasıl bir yer edindiklerini düşünün bir kere. Maalesef oyuncaklar doğallığından uzaklaşmış durumda. Yalın ve doğal malzemelerden yapılmış fabrikasyon olmayan anne, baba yapımı hissini veren oyuncaklar çocukların dünyasında, bugün yer edinebilir mi yeniden. O annelerimizin, çocukluklarında kendi elleriyle veya kendi annelerinin yardımıyla yaptıkları pırtık kumaşlardan oluşturulmuş bebekler yok. Şimdi kızların winix, barbileri, televizyon yıldızlarının küçük kopya idolleri var. Erkek çocukların durumları farklı mı? Babalarımızın tahtadan yaptıkları arabalar yok ki? Onun yerine şiddeti körükleyen acayip yaratık oyuncaklar. Bir de erkek çocuklarına alınan akülü arabalar, cipler, motosikletler var. Son model! Günümüz oyuncakları; çocukları, endüstrinin planlanmış bir toplumun bireylerini oluşturmak üzere hedef seçmiş. Nerden bakarsanız bakalım bu oyuncakların hepsi birer silah gibi, bile bile kendi üzerimize doğrulttuğumuz tehlikeli bir sonun başlangıcı.

Geçenlerde oğlumla birlikte, Kadıköy’de kitapçıları dolaşırken bir tanesinin önünde kurulan tezgâhın üzerindeki oyuncakları uzaktan görünce, ister istemez ayaklarım oraya doğru yöneldi. Oğlum benden önce davranıp bu tezgâhtaki oyuncaklarla ilgilenmeye başladı. Oyuncakları görünce birden çocukluğuma gittim. Hani o kardeşimle birlikte oynamayı sevdiğim kırmızı, mavi, sarı, yeşil renkteki ahşap oyuncaklarımıza benziyordu. Mekanizma olarak daha modernize edilmişti ama çok sevimli ve doğaldı. İki kedi bir tahterevallide sallanıyorlardı. Üstelik bir ip yardımıyla onları sallayabiliyordunuz. Biri de ağaçkakan woodieyi hatırlatan bir oyuncak vardı. Ahşap bir çubuğun üzerinde kuş çubuğun yukarısından aşağıya bırakıldığında asılı duran bir ahşap çubuğu gagalayarak aşağıya kadar iniyor. Oğlumun çok hoşuna gitti bu oyuncaklar. Bir çocuk eline ne kadar da yakışıyor ahşap oyuncaklar. Çocuk saflığına uygun masum elleri ve ruhları kirletmeyen bu oyuncakları oğlum da sevdi. Bir de bu tezgâhın üzerinde yazan ve beni gülümseten bir yazı vardı. Şöyle yazıyordu bilgisayarda yazılıp çıkış alınan yazıda “Organik Oyuncaklar”.

Ümit Gülbüz Ceylan



12 Kasım 2011 Cumartesi

Kurban kes; içindeki vahşeti engelle !...

Kurban Bayramının ardından kaleme aldığım bu yazı bayram boyunca aklımdan geçirdiğim bir çok düşünceyi busatırlara dökmeme vesile oldu. Doğal olarak bu düşüncelerin oluşmasına da vesile olan bir takım nedenlerin olduğunu söylemeliyim.. Çocukluk hatıraları, dünyadaki kavgalar, Prof Dr. Ali Murat Daryal’ın “Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri” adlı kitabı ile bir sosyolog akademisyenin gazete yazısı en güçlü nedenlerdir.

Ramazan Bayramı ve de ardından gelen Kurban Bayramı İslam aleminin en önemli günlerini idrak ettiğizamanlardır. Kaynaşma, dayanışma, birlik beraberlik vurgusu, bayram zamanlarında çokça yapılır. Peki çocukluk hatırlarıma da denk gelen, tam buradaki vurgu şudur. Bir bayram kutlamak için neden bir hayvan öldürmek gerekir. İşte tam da burada, Kurban bayramını Ramazan Bayramından ayıran en önemli özellik ortaya çıkmaktadır. Kurban kelimesi yani kurbiyet; kurb kelimesinden gelmektedir. Yani yakınlık anlamını taşımaktadır. Buradaki yakınlık tabiî ki Allah’a olan yakınlıktır. Kurban keserek Allah ile yakınlık kurarız. Cemalnur Sargut hocamızın ifadeleriyle kurban kesmek nefsimizi kurban etmektir. Yani nefsimizi besleyen kötü huylarımızı yok etmekle nefsimizin derecesini yükseltiriz ve Allah’a yakınlaşırız. Her kurban kesişimizde bir adım daha, bir adım daha yaklaşırız. Yani kötü huylarımızı Allah için feda ettiğimizde O’na yakınlaşırız. Belki Allah Teala avamın anlaması için Hz İbrahim’in çok düşkün olduğu oğlundan geçmesi için, onu kurban etme emrini vermiş ve bilindiği gibi son anda gökten bir koç inerek, bir hayvanı oğlu yerine kurban etmiştir. Aslında çok açık bir ifadeyle taptığımız her şey bizim için Allah’a kavuşmamızda bir engel ve bundan kurtulmamızı anlatan bir olay olan bu tarihi belki de metaforik olaylar bize Tasavvufla yaşanır hale getirilmektedir.

Asıl konumuza gelince televizyonlarda yetkili ağızlardan hiç duyamadığım bir nokta var. Diyanet’in veya sevgili hocalarımızın her kurban bayramı üzerinde durduğu kurban keselim ve fakirlerle paylaşalım konusunun ötesinde bir yere değinmek istedim. Kurban kesmenin temelinde kan akıtmak vardır. İnsanda yaradılış gereği kan dökme isteği vardır. Nitekim Kuran-ı Kerim’de bu konuda insandan Kan dökücü diye bahsedilen yerler vardır. Kan akıtmakla insan bir nevi bu içgüdüsel olayına tanıklık ederek ruhunu dinginleştirmektedir. Bu yüzden kurbanın kesilirken, özellikle bakılması da önemlidir. İşte akıtılan bu kanla insanın içindeki vahşi duygular da akıp gitmektedir. Kurban kesen ve kesmeyen medeniyetleri alıp incelediğinizde temel farklar görebiliriz. Kurban kesmeyen Batı alemindeki spor çeşitlerini alıp incelediğinizde bile temel farklar görebiliriz. Boks, Tai Boks ve KickBoks, Amerikan futbolu. Örneğin Boğa güreşleri. Seneler önce bir İspanyol ile bu konuyu tartıştığımızı hatırlıyorum. Onlara vahşi bir şekilde sadece içgüdüsel arzularınızı tatmin etmek için Boğalara işkence ediyorsunuz demiştim. Batı dünyasının filmlerine baktığımızda bir vampir metaforu vardır. Bu bile başlı başına kurban kesmeyen milletlerin kana susadığını ve bu susuzluklarını gidermek içinde bugün yeryüzünde gördüğümüz fitneyi, fesadı nasıl çıkardıklarını görebiliyoruz. Bu bayramı içimizdeki vahşi duyguları ehlileştirmenin en önemli yollarından biri olan kurban kesme hadisesine bu pencereden bakarak geçirdim ve tüm bunları sizlerle paylaşmak istedim.

Ümit Gülbüz Ceylan

31 Ekim 2011 Pazartesi

Depremin düşündürdükleri ve hissettiklerim.

Günlerdir kendime gelemiyorum. Tam boğazımdan bir lokma geçecek yutkunuyorum. Enkazın altında kaç can var; bunlardan kaçı o soğuk beton yığınlarının arasında son nefesini veriyor diye düşünüyorum. Soluğum kesiliyor. Kaç yavru ana kucağından ayrı, insafsız müteahitin betonları arasında, son uykusuna yatıyor diyorum. Gözlerim doluyor. Kaç bebek henüz gözlerini dünyaya açmışken birden toz bulutun içinde yitip gidiyor. Kim bilir diyorum. Gözümden yaşlar iniyor. Kaç ana feryat ediyor. Kaç yavru anasız. Gözyaşlarım sel oluyor. Azra bebek diyor televizyon kanalları; mucize kurtuluşu gerçekleştirdi. Ya diğerleri diyorum. Hıçkırıklara boğuluyorum. Çocuklarım, eşim dönüp bana bakıyorlar. Şanslı olduğumuzu düşünmek bile aklımdan geçmemişken TV’den bir ses “şanslıydık son anda kendimiz ailecek dışarı attık” diyor. İçim titriyor. Ya yavrusu enkaz altında diye yıkıntının önünden ayrılmak istemeyen annelere ne diyebiliriz? Eşim ve çocuklar yine dönüp bana bakıyorlar; “Hiç diyorum çok etkiledi beni tüm bu olanlar. Üst üste geldi, diyorum. On altı aylık kızıma sarılıyorum. Oğlumu bağrıma basıyorum. Eşime gülümsüyorum. Hepinizi çok seviyorum diyorum. Hadi kalanlar için ne yapabiliriz diyorum. Yarın gidip bebek bezi almaya karar veriyoruz. Bizim de bir katkımız olsun diye. Oğlum oyuncaklardan iyi olanları ayırıyor vermek üzere. Ben kızımın küçülen sağlam giysilerini topluyorum. Yarın afet bölgesine gidecek kamyona vermek üzere hepsini poşetlere içinde kapının kenarına koyuyorum. 

Deprem insanlarımızın kaderi olmamalı. Bu konuda vatandaş olarak bizler ne yapabiliriz, şimdi bunları öğrenmek istiyorum. Üzerimize düşeni yapmak ve mücadele etmek için. En azından ölenler için böylelikle mücadele ederek kaçak, kanunsuz, imarsız yapılara karşı bir sivil dayanışma oluşturmak için gerekli takipleri yapmaya karar veriyorum. Bugün beni veya çocuğumu vurmasa bile deprem torunlarımı yakalayabilir düşüncesiyle hareket etmek istiyorum. O yüzden gerekli kanunların çıkması için takipçi olmalı, kanunsuz yapının karşısında bir duruş sergilemenin yollarını bulmalıyız. Çünkü bu başımıza gelenler kendi kabahatimiz, depremin değil. Deprem doğal bir olay hatalı yapılaşmaya doğal denebilir mi? Katil bizim kendi ellerimizle yarattığımız dayanıksız yapılardır. Bilinç oluşturmalıyız. Bu olanlar bize bir kez daha gösterdi ki biz unutmaya meğiliyiz. Tedbir almayı sevmiyoruz. Kadere inanıyoruz ama kaderci olunmaz. Bir daha bu şansımız olmayacaktır. Bugünden yarını düşünmek zorundayız. 

Ümit Gülbüz Ceylan

14 Ekim 2011 Cuma

Pembe domates.. Kokulu domates.. Lezzetli domates..


Bu yaz daha öncede anlattığım gibi hem ziyaret, hem seyahat amacını güden bir tura çıkmıştık ailecek. Çanakkale’nin Biga ilçesi ilk durağımızdı. Zira eşimin ailesi de bu beldede yaşıyorlar. Malum domatesi ile tanınan bir ilçedir Biga. İstanbul’da da bazı tezgâhlarda Biga domatesi satılır. Meşhurdur Biga domatesi. Biga’dayken oranın pazarına da denk gelmiştik. Benim de en sevdiğim şeydir zaten yerel pazarları gezmek. O yöreye özel neler olduğunu bilmek, fiyatları öğrenmekten keyif alırım. Pazara ailecek çıkmıştığımızda ben ise özellikle domates çeşitlerine bakarım. Çünkü normal bildiğimiz kırmızı Biga domatesleri, armut şeklinde olan domateslerin yanı sıra neredeyse bir tanesi bir kilo kadar gelen pembe domatesleri görünce  şaşırdım. Sonradan adının Semra olduğunu öğrendiğim satıcı kadına bunların hikmeti sebebini sordum. Cinslerinin böyle olduğunu örenmiş oldum. Hatta civarda var olan, uluslararası bir firmada çalışan Japonlar, gelip alıyorlarmış bu domatesleri. Japonlar  bu domatesleri sadece yemek için almazlar. Satıcı kadına sorduğumda o de bilmiyorum cevabını aldıktan sonra, düşündüm ki;  belli ki  üzerinde yabancılar tarafından  bir araştırmada yapılıyordur..  Japon bunlar öyle ya! Boyları küçük olsa da zekaları büyük..
Sonra da bu domateslerden bir kaç kilo satın aldık. Eve gittiğimizde  bir tanesini kestikten sonra yedik. domatesin çok güzel ve çok lezzetli bir tadı var. Gerçekten domates yediğinizi fark ediyorsunuz;  "İşte domates budur3 diyebiliyorsunuz. Zaten fotoğraftan da anlaşıldığı gibi domatesler yamru yumru. Doğal olduğu şeklinden belli. Sonra diğer domatesler kızımın merakını çekti. Sanki domateslerin kokusu bile çocuğu çocuğa yetiyordu.  Çocuğun elinden  salça olmak üzerindeyken domatesleri zoraki alıp sepete kaldırdım. Ama bir tanesi bile bir bebek kafası kadar olan bu pembe domateslerle, bu yaz  karşılaşyacaımı bilemezdim.  Tatilden döndükten bir süre sonra da İstanbul’da her pazartesi kurulan semt pazarında, bu sefer daha küçüklerine rastlamış oldum. Tereddüt etmeden hemen aldım. Kilosu üçbuçuk liraydı. Halbuki bu domatesin kilosu Biga’da bir liraydı. Belki artık sonbahara yaklaştığımız için fiyatı böyleydi. Bu olaydan bir iki gün sonra da Gülben Ergen’in programında organik Nazmi adında bir beyefendinin hararetle organik tarımdan bahsettiğini duydum. Bir süre onu izledim. Tohumları nasıl elde edeceğimizi ve saklayacağımızı anlatıyordu. Bu tohumların ne kadar büyük bir milli servet olduğundan bahsediyordu organik Nazmi. Bununla da kalmıyor doğal beslenmeyle ilgili oluşturdukları bir tarım kooperatifinden bahsediyordu. Bunun için de www.ougf.org.tr adında site kurmuşlar. Bu siteden ürün sorgulama da yapabiliyor. Ben bu siteye gireyim dedim ama, bir türlü  siteye girebilmem mümkün olmadı. Vaktim olmadığı için bir daha giremedim. Ama deneyip de siteye girmeye başaranlar olursa haberim olsun isterim. En son olarak da geçenlerde bir arkadaşım bana sana bir hediyem var deyip bana bir zarf uzattı. İçinde tohum olduğunu olan şeffaf, küçük bir torbacık çıktı. Bana getirilen bu tohumlar meğer pembe domates tohumlarıymış. arkadaşımın bir gönüllü tanıdığı pembe domateslerin tohumlarını herkese dağıtıyormuş. Böylelikle kendi toprağında bu domatesler yetişecek, yaygınlaşarak hepimiz bir gün doğal domates yiyeceğiz. Ben de şimdi ilkbaharı bekliyorum. Tıhumlarım için uygun bir yer arayacağım. Bu tohumdan isteyen varsa onlarla paylaşabilirim. Zira bu tohumlar paylaştıkça çoğalacaktır.  Bu tür uygulamaların sağlıklı olmamız ve sağlıklı nesiller yetiştirmemiz açısından ne kadar önemli olduğunun bilincine varmalıyız. 
Ümit Gülbüz Ceylan

30 Eylül 2011 Cuma

Kendini eşinin aynasında gör

Yüksek tirajlı gazetelerin hafta sonu eklerinden birinde geçen hafta dış kaynaklı bir makale yayınlandı. Konu evliliklerde başarının sırrı üzerine odaklanıyordu. Yine Amerika Birleşik Devletleri üniversitelerinde uzman akademisyenlerin kurduğu laboratuarlarda yaptıkları araştırmalarda, eşlerin birbirini geliştiren birbirlerine bir şey katan, çiftlerin daha mutlu olduklarını belirtiyorlar. Devamında da şu sonuca varıyorlar, benliğin açılımı adını verdikleri bu tezde eşlerin birbirlerini yontması ve bu yolla karşılıklı olarak hedeflerine ulaşmaları, evlilik kurumunun başarılı olmasının en önemli nedeniymiş. Yani kısaca bu yolla çiftler birbirlerini geliştiriyorlar. Batı mantığıyla bakıldığında eşlerin sosyal hayattaki konumları, entelektüel birikimlerini eşlerine aktardıkları ölçüde hayatın renklendiğini belirtiyor. Burada ister istemez karşılıklı bir alışveriş söz konusu. Eğlenceli ve doyurucu benliği geliştirici bir evlilikten söz ediliyor. Yontma kelimesini de bu minvalde kullanıyor batılı söz konusu uzmanlar. 
Gelelim Hz. Mevlana’ya. Hz Mevlana Fihimafih adlı eserinde der ki; evlilik eşlerin karşılıklı olarak birbirini yontmasıdır. Buradaki yontmadan kasıt eşlerin kendilerini birbirlerinin aynalarında görüp eksik, fazla taraflarını yontarak güzelleşmeleridir. Ne zaman eşimizin beğenmediğimiz yönlerinden şikayet edip duruyorsak bu kendimizi aynada gördüğümüzdendir. Şikayet etmeyi bırakıp aynayla konuşmayı becerebilmek lazım. Bu durumda batılı akademisyenlerin bahsettiği yontma aslında Hz. Mevlana’nın bahsettiği ile tam anlamıyla örtüşmemektedir. Çünkü hatalarımızı kabullenmeden şikayeti kesmeden benlik açımlı falan olmaz. Olsa olsa benlik olur. Bu da zaten evliliklerin çıkmazıdır. Ne zaman kendimiz eşimizin aynasında görmeyi başarabilir ve kabullenebilirsek bir şeyleri düzeltmeye başlayabiliriz. Bir başka bilge insanın dediği gibi aşk birbirine bakmak değildir. Aşk birlikte aynı yöne bakabilmektir. Bunun olması için de benlikten geçebilmek gerekir.
Öte yandan paylaştığım bir haberi size de aktarmak isterim. Geçenlerde   bir akrabamızın kızı iki yıllık evliliğini tek celsede sonlandırdı. Sebep fikir uyuşmazlığıymış. Anlayamadım. Kim kiminle tam anlamıyla aynı fikirde olabilir ki. Doğurduğumuz çocukla bile vakti geliyor farklı fikirlerin doğruluğunu tartışmıyor muyuz? Bizi biz yapan zaten fikirlerin farklılıkları değil midir? Hepimiz aynı kumaştan biçilmedik ki. Ama benim fikrim doğrudur diye diretiyorsak zaten bu fikirlerin uyuşmazlığı değil fikirlerin iktidar mücadelesi olur. O zamanda zaten evlilik yürümez. Bir ipte iki canbaz yürümez. Evlilik bir denge oyunudur. Bazen kadın canbaz olur bazen erkek. Bir söz duydum. Çok hoşuma gitti sizlerle paylaşmak isterim. Kuşlar hep aynı yükseklikten uçmazlar. Biri yüksekten uçarsa diğeri de alçaktan uçar ki birbirlerine çarpmasınlar.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Gelinlik ve masumiyet

O gün eve yayan değil arabayla gidiyordum. Sanırım o gün içinde başka bir yere de uğramam gerektiğinden arabaya ihtiyacım olmuştu ve sabahtan arabayla işe gitmiştim. İşim ve ev arası yürüyüş mesafesinde olduğundan genellikle arabayla değil de yürüyerek eve gitmeyi tercih ediyorum. Hatta bazen de bisiklet ile işe gidebiliyorum. 

Belki de arabayı almasaydım o sokaktan geçmeyecek ve şu anda bu satırları yazmak durumunda kalmayacaktım. Her şey akşam eve dönerken gerçekleşti. Arabayla geçmeyi tercih ettiğim o malum sokaktan giderken gözüme bir gelinlik firmasının şirket arabası ilişti. Şu panelvan olanlardandı. Aracın arka ve yan cephelerinde dev gelin fotoğrafları vardı. Sağ tarafta duruyordu ve yarıya kadar kaldırıma park etmişti. Fotoğrafların bu kadar dikkatimi çekmesinin sebebini birazdan açıklayacağım. Zira bir firma arabasının üzerindeki reklamlar olağan dışı bir şey değil. Ama söz konusu gelinlik ve bu gelinliği giyen mankenlerin duruşları ve yansıttıkları duygular masumiyetten öte bir anlam taşıyorsa elbette yazı konusu olabilirler. Bizim toplumumuzda gelin ve gelinlik masumiyet, saflık, temizlik ve hatta artık neredeyse sadece bir eski isim olarak kulaklarda kalan ve unutulan iffet değeriyle özdeşleşmiştir. Oysaki bu fotoğraftaki gelinlerin davetkâr duruşları, pozları dikkatimi çekti.  Sonra firmanın adı lazım değil markasına gözüm takıldı. Yabancı bir isimdi. Bilemiyorum belki yurtdışından gelen bir markaydı. Gerçi yabancı firmalar girecekleri ülkenin piyasasını önceden inceliyorlar. Ona göre marka çalışması ve tanıtımı yapıyorlar. Belki de bu isim bir Türk firmasına aittir. Yabancı isim kullanma merakımızı düşündüğümde.

“Gelin gız” deyiverince kayınvalidesi utancından kızın zaten al al olan yanakları iyice kızardı. Domates gibi diyordu en yakın arkadaşı. Bir köy düğününde şahit olduğum bir repliği buraya aktardım. Hani yanakları al al olmuş köyün gelin kızı da olsun bu reklamlarda demiyoruz ama bir şehirli gelin kızın da kendine göre masumiyeti var. Öyle değil mi?


14 Eylül 2011 Çarşamba

Şehitler Ölmez ..


Bu Ramazan Bayramı ailecek yollardaydık. Değişik bir bayram yaşadık. Eşim, ben, sekiz buçuk yaşındaki oğlum ve on dört aylık kızımla İstanbul’dan çıkarak güney Marmara’ya kadar uzandık. Çanakkale’nin Biga ilçesinden başlayan seyahatimiz, ziyaret kavramlarını da içinde barındırıyordu. Başlangıçta seyahatimiz için belirlediğimiz bir güzergahımız vardı. Bir iki ufak değişiklik dışında arzuladığımız gibi gerçekleşti her şey. Ama tüm bu seyahatimizin ana noktası gezimizin son durağında yer alan Gelibolu yarımadası teşkil ediyordu. Sadece çocukların değil, belki de büyüklerin görmesi gereken bir yer diye düşünüyordum daha görmeden. Yanılmamıştım. Bu güzel vatanımızı insanıyla, toprağıyla, börtü, böceğiyle sevmek ve gerektiğinde onun uğrunda canını feda edebilmek, buraları gördükten sonra ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Meşhur Çanakkale Şehitlik Abidesi’ne varmadan evvel elimizdeki haritada yer alan Soğanlıdere Şehitliği gözümüze çarpıyor. Yolumuzun üzerinde biraz yokuş bir yerde yer alan şehitlikte arabamızı park yerinde bırakıyoruz. Satıcı adam birden “Orayda değil hanım abla, burada yatıyor; yaklaşık altı yüz şehit” diyor. Gerçekten de adamcağız uyarmasaydı ben anıt olarak düzenlenen yere doğru bakıyordum. Adamın gösterdiği yere baktığımda içimi tuhaf bir duygu seli kapladı. Sanki o yıllara gitmiş şehit kardeşinin mezarını kazan ve âl kanlar içinde yerde yatan Mehmetçiği kabrine yerleştiren o sahneleri görür gibiyim. Mehmetçiğin kendi elleriyle mezar yerleri belli olsun diye çevresine yerleştirdikleri taşlar öylece duruyordu. Ailecek bu mezarların içinden geçerken Fatiha okumayı ihmal etmedik.

“Ey yüce milletin evlatları!. Eğer sizler olmasaydınız, bizler yaşıyor olabilir miydik? Vatan toprağı diye buralara basabilir, bu güzel havayı içimize çekebilir miydik? Kim bilir kimin hangi toprağın sürgünü olurduk. Sizler canlarınızı boşa feda etmediniz. Bir Mehmetçik şehid olursa, bin Mehmetçik doğacaktır. Her zaman Türk anaları olarak yavrularımızı feda etmeye hazırız. O günde hazırdık bu günde hazırız. Değil mi ki Peygamber açmış kucağını şehidine..  Sizler asla ölmediniz!.. Sizler ebediyyette birer dirisiniz.. Asıl ölü olan bizleriz. Vatan sevgisi bizim kültürümüzde Peygamber sevgisiyle özdeşleşmiştir. Asker ocağı Peygamber ocağı demektir aynı zamanda.” Diyerek aziz milletin evlatlarının ruhlarıyla selamlaşarak bu kutsal mekanla vedalaştık.

Gördük ki; Selanik, Bosna, Hatay, Kerkük, Trabzon, Kıbrıs.. Daha bir sürü yerin adı yazıyordu sembolik başlarının üzerinde... Ne kadar mânidar!. Memleket, mezhep ayrımı yapmadan aynı toprak aynı amaç ve aynı mefkure uğruna şehit düştüler. Onların da vardı birer aileleri, yavukluluları, doğacak bebeleri. Bir çoğu ailelerine ve sevdiklerine kavuşamadan gitti ebedi âleme. Patika yol üzerinde yürürken, Oğluma, kızıma, sonra da eşime uzun uzun bakmıştım. Asımın neslini öven merhum Mehmet Akif Ersoy Beyefendinin Safahat’ında ne güzel anlatılmış “Çanakkale Şehitleri”..  Biz de ailecek tekrar şehitlerimizle onur ve gurur duyduk.  Birkez daha şehitlerimizin varlığıyla yüce Allah’a hamd ve senalarda bulunduk.

Makale: Ümit Gülbüz Ceylan   
Fotağraf: Kenan Tahir Ceylan  
Fotoğraftaki çocuk: Güneş Ceylan
Fotoğraf çekim mekanı : Çanakkale şehitliği


23 Ağustos 2011 Salı

Yerli Yerine Koymak


Bizim evde genelde her yer bir yerde. Sabahtan evi topluyorum. Bir güzelce her şeyi yerli yerine yerleştiriyorum aynen kafamdaki düşünceleri de çekmecelerine yerleştirdiğim gibi. Düzen içimi rahatlatıyor. Eşyanın yerine yerleşmesinden dolayı ona olan görevimi yapıyorum. Onu kullandıktan sonra ortalıklarda bırakmak kendisine yapılan bir haksızlık değil midir?

Eşya da yerini ister yerini özler. Yerleşince de yerine onu tekrar bulmak kolaydır. Ama gel gelelim düzen takıntısı olduğumu söyleyen ev halkıyla aynı şeyleri düşünmem mümkün değil. Gerçi bu konuda kendimi çok zaman hesaba çektim. Acaba gerçekten takıntım var mı diye kendime sordum. Sormadım değil. Ama öyle olduğunu düşünmüyorum çünkü evin diğer bireyleri sürekli eşyalarını kaybedip de bana sorarlarsa bende ortadaki bu sorunun benimle ilgili olmadığını düşünürüm. Dağınık bir ev dağınık bir ofis masası veya çalışma masasında ne kadar rahat olunabilir. Bu konu insana göre değişir tabiî ki. Ancak eğer yalnız yaşıyor ve yalnız kullanıyorsanız bu kişinin kendi sorunudur deyip geçiveririz. Ancak! Eğer ortak kullanım alanlarındaysak eşyanın tabiatına yaraşır bir şekilde hareket etmeliyiz. Hem eşyanın kendisine hem de ortak kullandığımız alanlarda ki diğer insanlara haksızlık etmek gibi geliyor bu. 

Dağınıklık sadece etrafımızdaki dağınıklık olarak kalmıyor düşüncelerin de dağınıklığına sebep oluyor. Dağınıklık benim için yorgunluk demek..dağınıklık benim için sıkıntı demek..dağınıklığı sürekli toplamak gerekiyor yoksa ucu kaosa varır. İsterseniz bir deneyin!

Bihi

Herşeye besmeleyle başlamak gerekir. Biz de ilk kez bir blog sahibi oluşumuz nedeniyle öncelikle Allah'ın adıyla ilk yazımızı okuyucularımızla paylaşmak istedik. Eski metinlerde ve mektuplarda besmeleyi "Bihi" kısaltma kelimesiyle hatırlatmışlar. "Bihi" arapçada O'nunla anlamını içermektedir. Yani Allah'ı hatırlayarak her işe başlanmış. Bi arapçada harficerdir. İle anlamını taşır. Hi de O anlamını taşır. Kısacası Besmelenin en kısa yazılım biçimidir desek yeridir. "Bismillahirrahmanirrahim" bir cümledir. Her işe başlarken "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla" başlarım demektir. Bu başlangıç yazımızda her zaman rastlamadığımız, hatta bilmiyenlerimizin olduğunu varsayarak "Bihi" kelimesini paylaşmak istedik.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...